• 30.10.2019
Şemsettin Kaya

Şemsettin Kaya

Çalmayı Meşru Göstermek

"Çalıyorlar ama hiç olmazsa çalışıyorlar. Diğerleri hem çalıyor ve hem de çalışmıyorlardı. Üstelik bi namazdılar"

Aman Allah'ım bu ne tehlikeli ve düşündürücü bir zihniyet böyle!

Oysaki bir Müslüman ilk önce kendi iç dünyasında ve yaşantısında Müslüman olmalı ve Müslümanca tavırlar sergilemeli.

Hâlbuki ne demişti Allah Resulü “Hırsızlık yapan evladım Fatma da olsa kanunları uygularım” Yine Kim Devlet malından bir hırka bile alırsa Savaşta ölse bile şehit sayılmaz” diye buyurmuyor muydu? Ne zamandan beri gayri ahlaki davranışları meşru görmeye başladık?

Ünlü düşünür Cevdet Said "Ahlak ilme boyun eğen bir kavramdır" diyor.

Müslüman ve Müslüman ahlakı çalma, çırpma ve rüşvet gibi gayri ahlaki ve toplumun ifsadına sebebiyet veren bu tür kötü davranışları savunamaz. Çünkü Müslüman, Allah'ın emirleri doğrultusunda hareket etmek zorundadır.

Müslüman düşüncenin "çalıyor ama hiç olmazsa alnı secdeli" diyerek hırsızlığı meşrulaştırma gayreti içerisine girmesi onun savunduğu inancına 180 derece ters düşer. Zira yüce Allah Ankebût suresinde "Sana vah yedilen kitabı oku ve namazı kıl. Şüphesiz ki namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir." diyorken bizler ise hem namaz kılıp hem de Allah'ın şiddetle men ettiği kötü fiileri meşru gösteremeyiz!

Müslümanlar yaşantısında bir takım statülere ve bir takım imkânlara kavuştuğunda hayata bakışları değişmemeli. Çünkü Müslüman’ın Müslüman’ca duruşu ve ahlâkı kendisini anlamlı ve değerli kılar.

Bir zamanlar dava adına yola çıkanların bir çoğu şimdi maalesef kapitalist ahlâkın ilkelerine teslim olmuş durumdalar. Artık tek dertleri dünyada saltanat sürüp kendilerine göre bir statü oluşturmak.

Gazeteci yazar Abdurrahman Dilipak

"Makam sahibi yaptıklarımız çalıyor, yalan söylüyor ve zina ediyorlar"

Diyerek çok önemli bir gerçeğin altını çiziyor.

Oysaki 1990’lı yıllara kadar, Türkiye’de muhafazakâr-dindar dediğimiz kesimler arasında herhangi bir burjuva sınıfı mevcut değildi. Aksine, 1980’li yıllara kadar, dindar kesimlerde esnaf ve “geleneksel tüccar” mantığı ve haram-helal noktasında duyarlı ve bu konulara riayet eden hassas bir sermaye grubu mevcuttu.

1990 yıllarda ve özellikle Orta Anadolu’nun geleneksel şehirlerinde 1996 yılından başlayarak, merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan''ın Başbakan olduğu dönemde Konya, Kayseri, Yozgat ve Gaziantep ve gibi Denizli gibi şehirlerde “Anadolu Kaplanları”  girişimci grubunun önü açıldı ve bir nevi TÜSİAD gibi kökü dışarıda bir Burjuvazi sermayeye karşı bir alternatif hareket başlatıldı.

Ancak başlangıçta bir ideal uğruna kurulan ve teşvik edilen bir çok şirket ve holding daha sonra amaç dışına çıkarak kendilerine göre yeni bir "BURJUVAZİ SINIF" oluşturmak suretiyle "Seküler" bir konuma gelerek kınadıkları ve kızdıkları "TÜSİAD" gibi olmaya ve o yola girmeye başladılar. Dün "Mücahit" iken  "Müteahhit" oldular. Ancak işin en üzücü kısmı ise Müteahhit olduktan ve bol bol para kazandıktan sonra da "her şeye müsait" olmaya başladılar.

Dün "faiz haram" derken bugün Allah'ın şiddetle men ettiği faizi dünya gerçeği görmeye başladılar.

İslam dininin "ticaretinize haram katmayın" emrini unutarak akçeli işleri helal görmeye ve hepsinden önemlisi "rüşvet alanda rüşvet verende malumdur" hadisini bir kenara koyarak adeta rüşvet almayı bir danışmanlık hizmeti ve bir hak olarak görmeye başladılar!

Müslümanları sekülerizm konusunda sık sık uyaran Prof. Atasoy Müftüoğlu

"Sekülerizm tehdittir, kapitalizm büyük bir tehdittir, neo-liberalizm büyük bir tehdittir" diyor. Ancak günümüz Müslüman toplumu inadına seküler bir hayat tarzını seçerek adeta dünyayı ahirete tercih etme yolunu kendisine şiar edinmiştir.

Bu durumu bahane eden ve adeta ellerine koz geçirmiş ve "mal bulmuş mağribi" edasındaki bazı İnsanlar Müslümanların bu yaşayış ve dönüşüm biçimlerinden ötürü İslâm’dan uzaklaşmaya başladılar.

Oysa İslâm’ı yaşayan Müslüman kişi toplumda her şeyi ile örnek olmalı ve çevresine güven telkin etmelidir.

İslam dininin önderi Peygamberimiz,

Yaşadığı çağda kâfirler ve en şedit düşmanları arasında bile "El-emin" sıfatına haiz görüldüyse bizler yamuk yaşantımızla bu mükemmel dine niye zarar veriyoruz!

Devlet Başkanlığı döneminde en adil yönetimi ile gerçekten Müslümanlara Asr-ı saadet dönemi yaşatmış olan adil yönetici Hz. Ömer "Ben Devlet malından nefsimi yetim malı derecesine indirdim zengin olursam ondan kaçınırım, muhtaç olursam ihtiyacım kadar ondan yerim zengin olursam geri öderim" derken sözde biz Müslümanlar, yöneticilerimizin İslamlar bağdaşmayan ve ahlaki olmayan davranışlarını sırf fikirlerimize yakın oldukları için meşru görme gayreti ve telaşı içerisine giriyoruz.

Yine Hz. Ömer bir yere Vali tayin ederken, onlara şahitler huzurunda, ince elbiseler giymeyeceklerine, beyaz undan yapılmış ekmek yemeyeceklerine, halkın ihtiyaç ve şikâyetlerine kapılarını kapatmayacaklarına ve muhafız edinmeyeceklerine dair yemin ettirirdi. Peki, günümüz Müslüman yöneticileri Hz. Ömer'in halifelik döneminde uyguladığı hangi uygulamaları yerine getiriyor?

Ne diyor üstat Cemil Meriç" Hazzın

Kölesi olan ruh akla düşman kesilir"

Şimdi bir yöneticiye Adalet, liyakat,

Ehliyet, beytülmal gibi kavramlardan

Bahsetmeye kalkışsak başımıza gelmeyen kalmaz!  Zaten görevleri "emri-bil maruf ve nehiy-anıl münker" olanlar bu görevlerini hakkıyla yerine getirseler Müslüman dünyasındaki tüm maddi ve manevi problemler kendiliğinden çözülür. Bu görev yerine getirilmediği için tüm İslam coğrafyasının başı her türlü bela ve fitnelerden bir türlü kurtulamıyor.

Hz. Ebubekir ölüm döşeğinde, beytülmalden maaş almak istemediğini, Müslümanların hazinesini genişletmeyi çok arzu ettiğini ve o zamana kadar hazineden aldığı toplam miktar karşılığında, filan yerdeki tarlasının hazineye verilmesini, kendisine tahsis edilen köle, deve ve elbisenin de vefat ettiği zaman Hz. Ömer’e teslim edilmesini vasiyet etmiş ve bu vasiyeti yerine getirilmişti.

Peki 1.5 milyarlık İslam âleminin içerisindeki yönetici, âlim, ulema, din bilginleri ve halkın ileri geleni ve zenginleri Hz. Ebubekir gibi öldükten sonra tüm mallarını devletin hazinesine veyahut yoksullara ve fakir halka dağıtmak için vasiyet ederler mi?

Birbirimizi kandırmayalım zira hepimiz nefsimiz, kariyerimiz ve kendi çocuklarımızın geleceği için çalışıyoruz.

Televizyon dünyasının renkli ve ihtişamlı aldatıcı cazibesi karşısında adeta 'ast solist' edasıyla kendilerine göre bir sınıf oluşturan bazı ilahiyatçı Hoca efendilerden hangisi Hz Ömer. Ebubekir, Osman ve Ali gibi tüm servet ve mal varlıklarını inandıkları ve yaşadıkları davaları için verebilir veya harcayabilirler?

Ey insan!  "en nihayetinde yaşarken elindekilerle yetinmeyen insan! Ölüm gelip çattığında iki metrelik toprak sana yetiyorken bu ihtirasın ne!

Ahiret ve hesap gününün olduğunu bildiğin halde bitmek bilmeyen hırsın, ihtirasın ve hiç ölmeyecek gibi dünyaya olan bu sevgin nereye kadar?

Gözünü toprak doyursun emi!


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.