dclisans
  • 22.04.2020
Mehmet Emin Kuş

Mehmet Emin Kuş

İnanmak ya da İnanmamak!

İnanmakla inanmamak arasında çok ince bir çizgi vardır. İnanmak için çok güçlü sebepler olduğu gibi, inanmamak için de bir o kadar, hatta daha fazla sebepler vardır inanmayanlar için. İnanmak, insanlar da fıtri bir iş olsa gerek ki, bin yıllardır insanlar bir dine, bir inanca bağlanıyorlar. Diyorlar ki 4 binin üzerinde din/inanma şekli var yeryüzünde... Kur'an; "Allah'ın indinde/yanında tek din vardır" der. Yani sadece İslam.

 

İnanmak insanı psikolojik olarak da rahatlatıyor. Eskiden çok fazla şey bilmeden inanıyorduk, kafamız rahattı, huşu içinde ibadet ederdik. Sonra okudukça ve araştırdıkça kafamız karıştı, baktık bize öğretilen birçok şey öğretilen gibi değil. Bu defa birçok şeyden kuşku duymaya ve sorgulamaya başladık. Sorguladıkça şunu anladım; bugün konuşulan konuların hepsi ve daha fazlası, bin yıllardır alimler arasında, inanan ve inanmayanlar arasında tartışılmıştır. Ancak kesin bir sonuç çıkmamıştır. İnananların kendilerine göre haklı gerekçeleri ve öne sürdükleri argümanları olduğu gibi, inanmayanların da aynı şekilde öne sürdükleri kendilerine göre haklı ve mantıklı gerekçeleri ve argümanları olmuştur ve olmaya devam ediyor.

 

Kimine göre din evrensel, kimine göre coğrafidır. Coğrafi diyenler, daha haklı gibi görünüyor, çünkü Türkiye'de ve Urfa'da doğan bir çocuk, otomatikman Müslüman bir toplumda Müslüman oluyor. Aynı çocuk Hindistan'da Hindu bir aileden doğsa, otomatikman İneği kutsayan bir insan olacak. Ya da aynı çocuk İsrail'de Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi diyelim, o zaman direkt olarak Musevi /Yahudi inancına sahip olmayacak mı? Aynı çocuk, İsviçre'de ateist yada Deist bir ailede doğsa ona göre şekillenecek. Bu şıkları uzatmak mümkündür.

 

Dünyada kaç kişi hür iradesiyle araştırarak bir din seçiyor dersek, herhalde bu her asırda bir caminin Cuma namazında toplanan cemaati kadar yoktur. Yani kimse isteyerek ve bilerek bir din seçmiyor. Kendini hangi aile, toplum ve çevrede bulursa, ona göre bir şekil alıyor. Ve inancı ona göre pekişiyor.

 

İnanmak içten, gönülden gelen bir şey, zorla, baskıyla, sindirerek insanlar inanmaz, inanmış gibi yapar. Bu yüzden tebliğ yapan kişi, sabırlı olacak, muhatabını susturmak yerine anlamaya çalışacak ve doğru bildiklerini güzel bir şekilde anlatacak.

 

Bana göre dinli - dinsiz ayrımı yapmak yerine iyi insan - kötü insan ayrımı daha mantıklı. Çünkü madem insanları yargılama hakkı Yaratıcı'da, o zaman bunun hesabını yaratıcıya bırakalım. Bizim insanların insani ilişkilerine ve insana yakışır evrensel değerler hakkındaki bakış ve davranışlarına bakıp bunun üzerinden gitmemiz daha doğru olmaz mı?

 

Elbette bir Müslüman kendi dinini yayma, tebliğ etme hakkına sahiptir. İnancı gereği bunu yapabilir. Zaten bu tüm dinlerde vardır. Dinlerini yayma inancı her dinde var. İslam dininde de tebliğ hareketi vardır. Ancak yukarıda da değindiğimiz gibi bir dindar dininin gereğini (tebliğ vazifesini) yaparken baskı, sindirme ve dışlama yapmadan tebliğ yapma hakkına sahiptir.

 

Çünkü Yaratıcının kullarını sorgulama ve yargılama hakkı yaratıcıya aittir. Biz yargılama hakkına sahip değiliz. Bu hak, sadece yaratıcının hakkı olsa gerek.

 

Her şeye rağmen bir yaratıcıya, her şeye gücü yeten bir varlığa inanmak, kişiye huzur verir. Mutlu olmasını sağlar ve umudunu güçlendirir. İnanmak, inanmamaktan daha iyidir. Saf, duru, yalın bir iman....hurafelere, şekilciliğe, ritüellere ve teferruatlara boğdurulmuş bir inançtan ziyade, Tevhid, adalet ve güzel ahlak üzerine kurulu bir inanç herkese faydalıdır diye düşünüyorum.


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.