lisans koleji sol
lisans koleji
  • 22.06.2021
İlyas  TONGÜÇ

İlyas TONGÜÇ

DOĞU AKDENİZ

Doğu Akdeniz havzası tarih boyunca büyük devletlerin stratejik, jeopolitik ve ekonomik önem atfettikleri ve bu sebeple adına güç mücadelelerine giriştikleri bir bölge olmuştur. Son dönemde ise yeni keşfedilen yer altı hidrokarbon kaynakları nedeniyle büyük ilgi odağı haline gelmiştir. Bu minvalde küresel güçler hem bölgedeki siyasi istikrarsızlıklara müdahil olabilmek hem de bölgeden geçen ticaret yolları ile enerji nakil hatlarının güvenliğini sağlamak, bölge ülkeleri ise keşfedilen enerji kaynaklarından kendi paylarına düşeni belirleyebilmek ve artırmak amacıyla bölgeye yönelik yoğun diplomatik ve siyasi faaliyet gerçekleştirmektedir. Tüm bu siyasi, askeri ve ekonomik diplomasi mücadelesinin merkezinde ise bölgede müdahillik peşinde olan tüm tarafların politikalarının bir parçası olan Kıbrıs adası bulunmaktadır. Adanın bölünmüşlüğünün ve bölge ülkeleri arasındaki diplomatik ilişkilerin belirlediği diplomatik kamplar, tam da bu noktada teşkil olunmuştur. Bir tarafta Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), İsrail, Mısır ve Yunanistan (Avrupa Birliği), diğer tarafta Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), Türkiye ve Libya Doğu Akdeniz’de enerji politikaları odaklı ve Kıbrıs merkezli yeni bir ekonomik, diplomatik ve uluslararası hukuksal mücadelenin içerisine girmişlerdir.

DOĞU AKDENİZ, ENERJİ POLITİKALARI VE KIBRIS SORUNU

Geleneksel jeopolitik yazını, Doğu Akdeniz havzasının, sahip olduğu zenginlikler ve stratejik konumu nedeniyle, tarihin her döneminde büyük güç mücadelelerine sahne olduğunu, günümüzde de bu durumun değişmediğini, küresel ve bölgesel aktörlerin Doğu Akdeniz'i denetim altında tutma çabasının sürdüğünü ileri sürmektedir. Peki devletler Doğu Akdeniz’de ne yapıyor, nasıl bir rekabetin parçası halindeler, bunu biraz detaylandıralım.

2010 yılında ABD Jeoloji Araştırmaları Merkezince yayınlanan bir raporda, “Filistin, İsrail, Lübnan, Suriye, KKTC ve GKRY’ni kapsayan Levant Havzası’nda yaklaşık olarak çıkarılabilir 1,7 milyar varil petrol rezervi ve yaklaşık 3,45 trilyon metreküp doğal gaz rezervi bulunduğu” belirtilmiştir. Dünya üzerinde kanıtlanmış 198,8 trilyon ilave m³ doğalgaz vardır. Esasen Akdeniz gazı ilk olarak Filistin - Gazze açıklarında Noa Gaz Sahasında Tamar bölgesinde kısaca Leviathan Bölgesinde keşiflerle başladı (1999-2010). Aralık 2011’de Kıbrıs’ın güneyinde Afrodit Sahası ile doğalgaz keşifleri devam etti. 2015 yılında süper rezerv olarak Mısır’ın Zohr Sahasında ciddi doğalgaz rezervleri bulundu. Ortadoğu’daki doğal gaz rezervi toplamının 75,6 trilyon metreküp olduğu düşünüldüğünde, Doğu Akdeniz’de bulunan kaynakların küresel politikayı etkileyecek bir büyüklükte olmadığı, enerjinin küresel ve bölge devletlerinin Orta Doğu’daki gelişmeleri kontrol etme uğraşlarına eklemlendiği ortaya çıkmaktadır. ABD Doğu Akdeniz’de dünya hâkimiyetini sürdürme, deniz ticaret yollarının açık tutulması ve İsrail’in güvenliği için varlık göstermekte; Arap ülkelerinin yer altı ve yer üstü kaynaklarını İsrail’in aleyhine gelişmeyecek ve güvenlik sorunu oluşturmayacak seviyede tutulmasına gayret göstermektedir. ABD, Yunanistan, İsrail ve Kıbrıs arasında, enerjiyi de içeren ancakdaha geniş askeri, ekonomik ve diplomatik iş birliğini garanti altına almakta, ilgili ülkelerin bölgede bir taraftan Rusya’yı diğer taraftan da Türkiye’yi dengeleme uğraşlarına katkı sunmaktadır. Rusya ise artık klişeleşmiş ancak geçerliliğini hala koruyor görünen, Doğu Akdeniz özelinde, sıcak denizlere inmeye, kara emniyetini güneyden sağlamaya, etki ve ilgi alanını genişletmeye ve bölgede gücünü artırmaya yönelik çabalar içinde olmaktadır. Rusya’nın Suriye ve Libya’da Türkiye ile rakip tarafları destekliyor olmaları da Rusya’nın bölgedeki varlığını artırma uğraşlarını daha görünür kılmaktadır. Avrupa Birliği’nin bölgeye müdahilliği ya da Doğu Akdeniz’in birlik için önemli oluşu ise Kıbrıs sorununun birliğin bir iç sorunu oluşu, iki üyesinin soruna doğrudan taraf oluşu ve enerji ihtiyacını kendi kaynaklarından karşılayamamasının getirdiği sıkıntıyı aşma ve enerji çeşitliliğini sağlama istekliliğinden ileri gelmektedir. Çin ise, özellikle Kuşak-Yol projesi kapsamında ve dünya ticaretinde etkin olma girişimleri çerçevesinde Doğu Akdeniz’e ilgi göstermektedir. Çin’in Hayfa limanındaki yaygın faaliyetleri, Yunanistan’ın Pire limanının kiralanması, İtalya’nın Kuşak-Yol projesine dâhil olması ve liman ve diğer ulaşım altyapılarını Çin’e açması gibi pek çok gelişme Çin’in Doğu Akdeniz sorununa taraf olmasını beraberinde getirmektedir. Çin, özellikle Rusya ve ABD’nin aksine bölgede enerji merkezli istikrarsızlıktan rahatsızlık duymaktadır. Benzer bir rahatsızlığı Arap Baharı sürecinde de yaşamıştır. İngiltere, Yunanistan ve Türkiye ise hem bölgedeki tarihsel varlıkları hem de Kıbrıs sorunu üzerindeki belirleyici rolleri sebebiyle Doğu Akdeniz’deki güncel sorunların organik parçalarıdır ve bölgeye atfettikleri önem bu tarihsel mirasın ürünüdür. Yunanistan, Rum yönetimi ile hareket etmekte, Rum yönetiminin adanın tek temsilcisi olma pozisyonunu koruma ve sürdürmeye uğraşmakta, Avrupa Birliği’ni de bu çerçevede kendi lehine sürece dâhil etmektedir. İngiltere Kıbrıs adasında Akroti ve Dikelya bölgelerinde askeri üsse sahiptir ve üsler sebebiyle adanın hem uluslararası siyasetinde hem de gündelik siyasetinde belirleyici olabilmektedir. Türkiye ise hem KKTC’nin kurulmasındaki rolü hem tarihsel garantörlük misyonu, hem de Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip ülke olarak enerji kaynakları üzerindeki menfaatlerini koruma ihtiyacı gibi hususlar sebebiyle bölgedeki enerji merkezli politikaların doğrudan parçası olmaktadır. Doğu Akdeniz’deki söz konusu enerji yataklarının keşfi sadece ekonomik boyutu olan bir olgu değildir. Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanların kesiştiği önemli bir güç mücadelesinin merkezindedir. Bu da mevcut siyasi dinamikler Doğu Akdeniz’e kıyısı olan devletler için bir dizi yeni meydan okumayı beraberinde getirmektedir.

ENERJİ KAYNAKLARININ VE POLİTİKALARININ KKTC İÇİN ANLAMI Tarihsel olarak KKTC için ada Orta Doğu’nun enerji kaynakları ile Süveyş kanalı dahil önemli deniz ticaret yollarına yakınlığından dolayı Doğu Akdeniz havzası için önemli bir konumdadır. Ayrıca, İngiltere’nin adada askeri varlığını sürdürmesinden de anlaşılabileceği üzere, Kıbrıs Türkiye, Lübnan, Suriye, Mısır, İsrail, Cezayir ve Tunus’a erişebilirlik için hâkim bir konumdadır. Bu açıdan Kıbrıs stratejik önemdedir. Yeni keşfedilen hidrokarbon kaynakları bu önemi pekiştirmiştir. KKTC için diplomatik (tarihsel uluslararası tanınma sürecine katkı sağlamak gibi) ve ekonomik avantajlar oluşturmuştur. Rum yönetimi tek başına Ada’nın hidrokarbon rezervlerinden tek taraflı faydalanma yolunda çalışmalar yapmıştır. Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilanında bulunmuştur. 2003’te Mısır’la, 2007’de Lübnan’la, 2010’da İsrail’le (MEB) anlaşmalarını yapmıştır. Rumların tek başına adanın sahibiymiş gibi hareket etmesi, 1959 Zürih, 1960 Londra ve Lofkoşa Antlaşmalarına aykırıdır ve Mısır, İsrail ve Lübnan’la imzaladığı tek taraflı Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Anlaşmalarının hiçbirinin hukuki geçerliliği yoktur. Dahası GKRY’nin bu kararına karşı KKTC ve Türkiye bir kıta sahanlığı antlaşması yapmış ve Doğu Akdeniz’de ortak araştırma çalışmalarına başlamışlardır. Bu kapsamda KKTC, TPAO’ya kendi kıta sahanlığı içerisinde ancak GKRY’nin MEB içinde ilan ettiği parselleri de içerecek şekilde arama ruhsatları da vermiştir.

KKTC KAMUOYUNUN TARİHSEL BÖLGE ALGILARI VE DIŞ POLİTİKA GÜNDEMLERİ Adada yaşayan Türk halkının ülkelerinin dışına ilişkin algılarını belirleyen temel birkaç değişken İngiltere’nin kolonyal mirası, Rum kesimiyle müzakereler, tanınma mücadelesi ve Türkiye ile ilişkiler olagelmiştir. Kolonyal miras üzerine oluşan algı 1. Dünya Savaşı’nda İngilizler Kıbrıs Adasını sömürge ilan etmiş, Lozan ile birlikteyse Ada’nın egemenliği İngiltere’ye geçmiştir. İngilizlerin Kıbrıs Adası’nın tamamına hâkim olmasıyla Adadaki Türkler bazen baskılar bazen de diğer sömürge topraklarındaki imkânlardan faydalanmak ümidiyle başta Anadolu olmak üzere Londra, Amerika ve Avusturalya’ya göç ettiler. İngiliz sömürge yönetiminde kalktıktan sonra Türkler Rum çoğunluğu içerisinde azınlık durumuna düşmüş ve sömürgenin çoğunluk lehine politikaları Kıbrıslı Türkler ve Rumların, tarihsel olarak hiçbir dönemde ortak hedefleri olmamıştır. Yaşananlar bunu teyit etmiştir. Bu zeminde adada eşit ve ortak devlet inşası süreçleri başarısız olmuştur. Rumların 1963’te eşit ve ortak Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yıkması ile Türklere saldırı ve katliamların başlaması Rum halkı ile Kıbrıs Türk halkının iç içe yaşayamayacağı algısını iyice belirginleştirmiştir. Bu süreç 1974’te Türkiye’nin Barış Harekâtı gerçekleştirmesi ve ada Türklerinin 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan etmesiyle sonuçlanmıştır. Devlet ilanını takip eden süreçte, KKTC’nin tanınma siyaseti farklı sebeplerle başarıya ulaşmayınca Türk halkının dışarıyla ilişkilerini ya kolonyal miras üzerinden ya Rum kesiminin sunduğu imkânlar üzerinden ya da Türkiye üzerinden sürdürür hale gelmiştir. Her bir süreç Türk halkının ülkelerinin konumu ve imkânları ile komşuları ve bölgeleriyle ilişkili algılarını şekillendirmiştir. Tanınma siyasetinin sonuçsuz kalması Kıbrıs Türk halkının Rum kesimi ile müzakereleri daha ciddiye alması ile sonuçlanmıştır. Bunda GKRY’nin adanın tümünü temsilen Avrupa Birliği’ne alınması ve Türk halkının ekonomik ve diplomatik imtiyazlardan faydalanmak için Rum kesimiyle uzlaşmaya zorlanmasının da etkisi büyüktür. Bu da kendini Annan Planı sürecinde açıkça göstermiştir; 1976’dan itibaren ABD, AB ve Rum propagandasının etkisiyle KKTC halkı maddi kaynak da aktarılarak etkilenmeye çalışılmış, bu süreç bir kesim Kıbrıs Türkünü etkisi altına almıştır. Ada Türkleri plana Avrupa’nın parçası olmak, Birliğin sunduğu iş ve maddi imkânlardan faydalanabilmek arzusuyla ve sivil toplumun bu yöndeki uğraşlarıyla yüzde 65 oranında evet oyu vererek destek çıktıklarını göstermişlerdir. Bu sonuca giden süreçte halk arasında oluşan “dünya ile barışık olmak lazım, bir evetle dünyaya bağlanmak lazım” anlayışı hakimdi. Hülasa, Rum kesiminin Annan Planı’na destek vermemiş, Kıbrıs Türkleri müzakereler, tanınma uğraşı ve Türkiye ile ilişkiler üçgenindeki dünya algısına geri dönmüştür. Bu aynı zamanda, Kıbrıs Türkleri açısından, Serdar Denktaş’ın ifadesiyle, şöyle dönüşümün de zeminini oluşturmuştur: Kıbrıs Türk halkının çoğunluğu Türkiyesiz hiçbir yere varılamayacağını anlamıştır, bunu ifade etmektedirler. Bu işi devam ettirmenin ve daha fazla ödün vermenin bir anlamı olmadığı da anlaşılmıştır. KKTC halkı bölgesel ve dış aktörlerin Kıbrıs’ta bugüne kadar yürüttükleri faaliyetler neticesinde şu kanaate varmıştır ki KKTC’nin varlığı bu aktörlere bir tehdit oluşturmaktadır ve [bu aktörler onun ortadan] kaldırılması gerektiği düşünülmektedir. KKTC halkının önce azınlığa düşürülerek uzun vadede Adadan çekilmesi ve Adayla hiçbir ilgisi kalmaması istenmektedir.

 


MAKALEYE YORUM YAZIN
Sinan Tombul Sinan Tombul 23.06.2021

Allah CC tüm İslam aleminin yâr ve yardımcısı olsun

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.