Lisanss
dclisans
  • 27.05.2017
Halil Koçakoğlu

Halil Koçakoğlu

  “  O”

                                

Fakültede ilk önce onunla tanışmıştım. Sonraki yıllarımda beni gülümsetecek, okula ait ilk anıya sahip olmam da onun beni yanlışlıkla üçüncü sınıfların dersine sokmasıyla olmuştu. Fakültenin bir lise olmadığını hissettirmek için düşünülmüş bir yol olsa gerek her dersin salonu farklı idi. Her dersin işlendiği salon numaraları binanın zemin katında camdan bir bölme içinde gösteriliyordu. O, kendi dersine geç kalmama telaşı ile cam bölmenin içine baktıktan bir iki saniye sonra, “Hemen şuraya gir, geç kaldık zaten, gir hoca varsa bir şey söylemeden bir yere otur.” dedikten sonra hızla üst kata yöneldi. Ben mahcup, çekingen sınıfa girdim. Kürsüde oturan hoca ile göz göze geldikten sonra kafamı mahcup bir şekilde sallayıp arka sıralardan birine oturdum.

“Ben basiretsiz öğretmenlere teslim etmem. Ben daha toplamanın ne olduğunu bilmeyen öğretmenlere teslim etmem o minicik yavruları…” diyerekten hiddetlenmiş bir hoca matematik öğretimi anlatıyordu. Fakat tüm hiddetine rağmen sınıfın çoğu hoca yerine dönmüş bana bakıyorlardı. İçlerinden birileri bir şeyler söylemek istiyordu, zaten ben de anlatılan konunun içeriğinden bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım.

Olsun, daha ilk günden bir çocuğun sayıları tanıyıp tanıyamadığının yolunu öğrenmiştim. Sayıları ezberlemek onları tanımak değildir demişti hoca. Çocuk, bir rakamı farklı yollardan elde edebiliyorsa o zaman öğrenmiştir sayıları.

Hayat gibi yani. Ezberlemekle olmuyordu. Yaşamak ve her yönüyle yaşayıp her gün bir şeyler öğrenmekle oluyordu. Her gün geçmiş günü tekrar ederek, ezberlediğin şeyleri artık hiçbir şey hissetmeden tekrarlamak değildi hayat.  

İlk günler okul kantininde bir şarkı çalardı. Leman Sam’ın rüzgâra yakarışını anlattığı bir şarkıydı. O, şarkıdaki gibi bir rüzgâr beklerdi. Ona sevmeyi ve esip geçmeyi öğretecek bir rüzgârdı özlem duyduğu. O, hayatın her gün aynı şekilde tekrar etmesinden bıkmıştı. Tekrarı bozacak ne maddi bir gücü ne bir güzelliği ne de farklı şeyler deneyecek bir cesareti vardı. Belki de en çok buna üzülüyordu. Cesaretli olmak ama buna cesaret edememek. Kimseyi kırıp geçirmek anlamındaki cesaret değildi bu. Sadece iyi niyetten ve saflıktan ibaret biri olmadığını anlatmak istiyordu çevresindekilere. Sıradan bir insan olmadığını, onun da hayalleri olduğunu, kendisinin de sevebildiğini, sevilmek istendiğini anlatacak bir cesareti olsun istiyordu. Her insanın her yaşta isteyebileceği en doğal şeylerdi istediği aslında.

Matematik hocası o derste bir şey daha öğretmişti:

“Toplama yaparken farklı nesneleri toplama gafletine düşmeyin. Cevizlerle elmalar toplanmaz.”

Tıpkı hayat gibi. Cevizlerle ile elmalar toplanmamalı. Yani olayları birbirine karıştırmamak gerekliydi. Altı ceviz ile üç elma dokuz ceviz etmezdi. O, zayıf yanlarını tartar sonra güçlü yanlarını tartardı. Zayıf yönleri, güçlü yönlerinden ağır basardı kendince. Sonra onları toplardı. Ağır olan hafif olanı da bitirirdi.

Karlı bir Demirci gününde fakülteden meydana inen yokuşta yürüyorduk.  Sıkıntıları vardı yine.  “Benim psikopat bir yanım var.”  dedi durup dururken.  Ben de öyle bir yanının olmadığını ama böyle bir yana sahip olmak istediği için öyle düşündüğünü söyledim.

 “ Böyle düşünerek bir gün gerçekten kendini hasta edeceksin,” dedim. Okulda onunla geçirdiğim üç yıl için de söylediğim gerekli gereksiz her şeye gülecek kadar beni seven o, bana kızmıştı o gün. Çünkü tanıdığı birçok insan için o; sadece iyi, saf, dürüst bir insandı. Yirmili yaşlarında bir insan için en acı veren şeylerden biriydi bu. En büyük meziyeti saf, iyi ve dürüst olmak.

 

Kars’a tayini çıkıp köyden ara ara mektup yolladığında dördüncü sınıftım artık. Yalnızlıktan, kardan, soğuktan bahsederdi mektuplarında. Arkadaşlığımız öğretmen olduğum zaman da devam etti. Memlekete her geldiğimde görüşürdük. Fakat bir süre sonra o kırıcı olmaya başladı. Bana her görüştüğümüzde sitem eder, kızardı. Sonra onun için ne kadar kıymetli biri olduğumu söyler gönlümü almaya çalışırdı. Fakat sonraki zamanlarda artık beni pek de görmek istemediğini anladım. Ne yapmıştım, niye kızmıştı anlamamıştım. Ta ki bir gün ortak bir arkadaşımızın onun hastanede yattığını söyleyene kadar da anlamayacaktım.

Ruh sağlığı bozulmuştu. Bir süre hastanede yattı. İyileşip döndüğünde bana karşı tavırları değişmemişti. Birkaç kez yolda karşılaştık. Gönülsüzce konuştu. Bana karşı tavrının hastalığından ileri geldiğini anlıyordum. O yüzden de sorgulamıyordum. Ona karşı da hiçbir şey söylemiyordum.

Hayata dair kırgınlığı kızgınlığa dönmüştü belli ki. Bana karşı olan tavrı eski günlerine karşı olan bir kızgınlığın, sitemin yansımasıydı belki de. Onun hasta eden o günlerden arta kalan hiçbir şeyi istemiyordu sanırım.

Geçen sabah bir arkadaşım aradı. Ondan bahsetti. Sabah sabah ondan bahsetmesini hayra yormadım. Sanırım tekrar rahatsızlanıp hastaneye yatmıştı.  “Yine mi rahatsızlandı?” diye sordum, “Öldü!” diye yanıtladı.

Mezun olduğum ilkokulda çalışıyordu. En son karşılaştığımızda birlikte geçmişi olan ama şimdi paylaşacak hiçbir şeyi olmayan insanların o rahatsız edici hissine kapıldım. O da aynı hissetmişti sanırım. Laf olsun diye okuluna geleceğimi hem çocukluğumu anmak istediğimi hem de onunla eski günlerden bahsedeceğimi söylemiştim. Gitmedim ama. Belki ben de çok hatırlamak istemiyordum geçmişi.   

Hayat insana büyüdüğünü bir kere de öğretmiyor. Acısıyla, sevinciyle birçok kez öğretiyor.  Hayat tıpkı sayılar gibi ezberlenmekle yaşanmıyor. Farklı şekillerde onu öğrenmek gerekiyor. O zaman anlıyorsun hayatın ne olduğunu.  Cevizlerin yeri ayrı elmaların yeri ayrı onları bir arada toplamayacaksın. Ayrı ayrı tadını alacaksın.

Hayat; var olmak için benden, senden, ondan, bizden cesaret bekliyor. Ancak cesaret gösterebildiğimizde kendimiz oluyoruz. Bir başkasını ezmek, yok etmek için değil daha vicdanlı kararlarla hep birlikte onurlu bir hayat için cesaret bekliyor hayat. Gösteremediğimiz cesaret sonumuz oluyor.

O, bana cesaretli olmam gerektiğini yeniden hatırlatıyor.             

 

   


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.