ATAK OTO
Atak oto
  • 21.01.2020
Halil Koçakoğlu

Halil Koçakoğlu

Mutluluk Hesabı

(Müzede Mutluluk Sorgulaması)

İngiliz felsefeci Jeremy Bentham mutluluğun formüle edilebilen bir kavram olduğunu düşünmekteydi. İnsanı acı ve haz organizması olarak gören Bentham, mutluluğun niceleştirilebileceğini ve bilimsel olarak ölçülebileceğini iddia ediyordu. Bu iddiası doğrultusunda da insan doğasının bilimsel olarak tanımlanabileceğini ve mutlu insanlık için daha bilimsel bir ahlak ve siyasi sistemin oluşturulması gerektiğini ifade ediyordu. Bentham bu formülasyona ‘’mutluluk hesabı’’ adını vermişti. Bu hesaba göre en fazla sayıda insanın en büyük mutluluğunu sağlamak temel amaç olmalıydı. Bir hükümetin asıl işlevinin okullar, hastaneler, yollar yapmak olduğunu çünkü çok sayıda insanın bu şekilde mutlu olacağını söyleyen Bentham’ a göre ne kadar çok insan bunlardan memnun kalırsa mutluluk o kadar çok artacaktır. Bu maddi mutluluğu arttırmanın en iyi yolunun ise kapitalizm olduğunu öne sürer Bentham.

Üçüncü ve dördüncü sınıf öğrencilerimizden oluşan on kişilik bir grupla Şanlıurfa Arkeoloji ve Mozaik Müzesi’nin Roma Meydanı olarak bilinen kısmında felsefe atölyesi gerçekleştirdik. Daha önce okulda farklı bir grupla da yaptığımız atölyemizin konusu ‘’mutluluk’’ kavramı üzerineydi. Öğrencilerimize uyaran olarak Peter Worley’in Felsefe Makinesi kitabında da yer alan “Prens ve Domuzcuk” hikayesini verdik. (Domuz, bizim toplumuzda tanınmayan, tanındığı ölçüde de sevilmeyen ve olumsuz çağrışımlar yapan bir hayvan olduğu için ben kuzu demeyi tercih ettim.) John Stuart Mill’in ‘’Faydacılık’’  adlı kitabında geçen temanın sorusu şöyleydi:  “Mutsuz bir prens olmak mı yoksa mutlu bir domuzcuk (kuzucuk) olmak mı daha iyidir?”

-Ben kuzucuk olmayı tercih ederdim, çünkü kuzu olmak nasıl bir şey merak ediyorum hem çok eğlencelidir. Gün boyu kırlarda hiçbir işiniz olmadan dolaşabiliyorsunuz.

-Ben de kuzu olmak isterdim. Kimse benden hiçbir şey istemeyecek ve ben sadece yemek yiyip oyun oynayabileceğim.

-Ben mutsuz da olsa prens olmak isterim. Prens olarak ister mutlu olurum ister mutsuz bunun kararını ben veririm.

-Prens olmak isterdim, çünkü şu an mutsuzsam bile ileride mutlu olurum.

-Kuzucuk olmak istemem çünkü kurban bayramı var.

-Kuzucuk olmak isterim çünkü onlar sınava girmiyorlar ve ders çalışmak zorunda değiller.

-Prens olmak isterdim, çünkü hayvanlar mutluluğun ne olduğunu bilmezler.

Soruyu farklılaştırmak için iyi bir fırsat oluşturuyor bu söylem. “Arkadaşınızın söylediğini tartışalım: Hayvanlar mutluluğu bilmezler mi?’’

-Bence bilirler. Oyun oynayıp, koşturuyorlarsa mutlu oldukları içindir.

-Hayır, bilmezler, çünkü onlar düşünemezler.

-Hayvanlar mutluluğun ne olduğunu düşünmeseler bile mutlu olabiliyorlar.

-Mutluluğu bilip bilmediklerini bilmiyorum ama hayvanlar bize göre daha rahatlar. Hiç dertleri yok.

-Nasıl yok? Onları yiyoruz ya!

-Biz onları yiyene kadar bunu bilmeden rahat rahat yaşıyorlar.

Burada söze girip yaşamımıza dair bizi üzecek veya endişelendirecek şeyleri bilmemenin yarattığı mutluluğun gerçek bir mutluluk olup olamayacağını sormak istiyorum fakat bunun öğrencileri fazlaca yönlendireceğini düşündüğüm için vazgeçiyorum. Bu soruşturmadan beklenen süreç mutluluk kavramının tartışılması. Bu kavramın tartışılmasına çocukların kendi oluşturacakları süreçle ulaşmalarını istiyorum fakat, çocukların söylediklerinden yola çıkarak yeni bir soru soruyorum:

-Biraz evvel arkadaşınız hayvanların mutluluğu bilemeyeceklerini çünkü onların düşünemediklerini söyledi. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Düşünmenin mutlu olmaya veya olmamaya bir etkisi var mıdır?

-Bence hayır. Hayvanlar düşünemezler fakat mutlu olurlar.

-Evet vardır, çünkü biz düşünerek nasıl mutlu olacağımızı buluruz.

-Düşünebilmek önemlidir. Eğer düşünemeseydik şimdi oturduğumuz müze gibi yerlerimiz olmazdı. Müzenin içinde yer alan eserleri yapamazdık. Mutlu olmak için de düşünmek önemlidir.

-Bence hayvanlar mutlu olmazlar. Mutsuz da olmazlar. Çünkü bunları düşünecek kadar gelişmemişlerdir.

-Bence de hayvanlar mutluluğu veya mutsuzluğu düşünemezler fakat biz onların yaşamlarını mutlu olarak görürüz.

Bir öğretmen olarak mutluluğun basit hazlarla gerçekleşen bir kavram olmadığını, mutluluğun bir çok filozofun dediği gibi aslında bir hakikati arama çabası olduğunu söylemek ve bunu tartışmak istiyorum fakat bu isteğim atölyenin mantığına ters. Çocuklarla felsefe çalışmalarında onların düşünmeyi öğrenmelerini sağlamak en büyük amaç. Çocuklar bizim gibi düşünsün, bizim doğrularımıza ulaşsınlar gibi bir düşünce oldukça yanlış. Bu yüzden soru sorarken de onları bu şekilde yönlendirmemeye çalışıyorum. Önemli olan yeni düşünceler geliştirecek beceriye sahip olmaları; bizim inançlarımız doğrultusunda düşünmeleri değil.

Bu atölye iki farklı grupla gerçekleştirildi. İlk grupta mutluluğun daha çok sadece basit hazların gerçekleşmesiyle olmayacağına inanan bir anlayış vardı; fakat ikinci grupta yapılan tartışmalarda öğrencilerin daha çok  eğlenmek, oyun oynamak ve haz almayı daha ön planda tuttukları ve bu yüzden mutlu bir kuzucuk olmayı hayal ettikleri görüldü. Daha üçüncü ve dördüncü sınıfa giden çocukların sınav yükünden kurtulmak için kuzu olmaya çalışmaları eğitim sisteminin üzerine düşünmesi gereken bir konu. Öte yandan hiçbir iş yapmadan sadece tembellikle mutlu olmayı hayal eden nesiller içinse biz anne babaların düşünmesi gereken hususlar var. Çocukları hayata değil de sınava hazırlamak için onlara sadece test kitapları ve çalışma masasını gösteren, sırf ders çalışsın diye kafasını koyduğu yastığı bile düzeltmeye çalışan biz ebeveynler çocuklarımızın dünyayı basit edimlerle mutlu veya mutsuz bir yer olarak algılamalarına sebep oluyoruz. Daha yüksek puanlar alması için sanatın, kültürün, sporun  boş, faydasız şeyler olduğunu bizler öğretiyoruz onlara.  Çocuklarımıza daha iyi hayat şartları sunmak isterken aslında hayatın anlamını değiştiriyoruz. Biz onları hayattan sadece haz almayı hedefleyen  birer hedonist olarak yetiştiriyoruz. Tükettiği ölçüde mutlu olan bir insan yetişiyor. O yüzden kırlarda hiçbir şey bilmeden, düşünmeden, sorgulamadan, anlamadan,  adını bile koyamadığı bir durumu yaşayan kuzucuğun yerinde olmak istiyor çocuklarımız.

Daha acıklısı sadece çocuklarımızın  değil bizim de aynı durumda olmamız. Modern insan Martin Heidegger’in “Tanımsız acı” dediği durumu yaşıyor: “Yaşadığımız dönemi temsil eden teknoloji, toplumu ölçüsüz istekler, artan acı ve hüzün, barış yokluğu ve zihinsel bulanıklıkla taçlandırdığı insanı yaratmıştır. Acılarının adını koyma özürlü olduğu çok mutlu görünen insanı.”

Kendi ruhuna kapalı, amaçsızlığını araçları kolayca elde etme becerisi ile örten, ‘’mutluyum’’ diyebilmeyi üretim-tüketim standartlarını gerçekleştirdiği anlara indirgeyen modern insan, doğal görünümlü umutsuzluk ve seçeneksizlik biçiminde içinde büyüyen karanlığın isimsiz acısı içindedir.*   

 Çocuklarda düşünmeyi geliştirmenin en etkili yollarından biri olan P4C (Philosophy For Children) tüm okullarda uygulanmalı. Daha önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi çocuklar felsefe içerikli tartışmalar yapmaya bizden daha hevesliler.  Sınıfta yaptığımız çalışmalarda genelde uyaran olarak renkli ve çarpıcı resimlere sahip kitaplar okuyorum. Bu çocukların ilgisini daha fazla çekiyor. Kitaptan bazen bir sevinç, öfke veya korku ifadesini çocuklara söyletiyorum. Bu küçük drama faaliyeti öğrencilerin kendilerini kitaptaki kahramanların yerine koymalarını kolaylaştırıyor. Böylelikle konuya daha çabuk adapte oluyorlar. Bu da onların daha yaratıcı düşünmelerini sağlıyor. Atölye çalışmalarında son zamanlarda yaptığım bir çalışmada yazı yazma faaliyeti. Çocuklardan yaptığımız çalışmanın temasına uygun bir yazı yazmalarını istiyorum. Bunu bazen temamızın içeriğine uygun bir vecize ile yapıyorum. Tahtaya yazdığım bir cümlenin onlarda yaptığı çağrışımı yazmalarını istiyorum. Belirli kıstaslar getiriyorum bazen. Muhakkak üç paragraf olmalı, en az on iki cümle olmalı gibi isteklerim oluyor.

Çalışmalarımda öğrencileri yeni kavramlarla tanıştırmayı önemsiyorum. Bazı öğrenciler bunu talep edebiliyor. Çalışmaya başlayacağımız zaman yeni bir kavram öğrenip öğrenmeyeceklerini soranlar oluyor. Bazen de ilk sorudan sonra sizin ne düşündüğünüzü sorup konumlarını belirlemek istiyorlar. Ben onlara bu konuda henüz net bir fikrim olmadığını, bu çalışmada ortaya atılacak yeni fikirlerin benim de düşüncelerimi netleştirmem de yardımcı olacağını söylüyorum. Bu onları çok mutlu ediyor. Çocuklar için felsefe (P4C) umarım eğitim müfredatımızda kendine tez zamanda yer bulur.

*Ertuğrul R. Turan: Küskün Tanrılar, Uykusuz Ozanlar, İsimsiz Acılar: Doğu-Batı Dergisi: Sayı: 40 Yıl: 2007  


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.