• 30.05.2018
Halil Koçakoğlu

Halil Koçakoğlu

La llorona'nın hayaleti

Gün içinde bir çok kez aynaya bakarız. Bazen öyle olur ki aynaya baktığımız bu anlardan birinde kendi yansımamıza  dalar gideriz. Kendi gözlerimizin içinde kayboluruz. Gözlerimiz sonu olmayan bir kuyuya dönüşür. Dalıp gittiğimiz karanlık, bize kim olduğumuzu sorgulatır. Bilincimizin karanlığında kalan, tanımadığımız, bilmediğimiz, bilmemeyi daha uygun bulduğumuz ama her zaman özlediğimiz içimizde ukde olarak yaşattığımız o karanlığın içinde farklı arzularla kuşatılmış insanlar  görürüz bir süre sonra. Göz bebeğimizin derinliklerinde gördüğümüz kişiler kimdir bunu çoğu zaman yanıtlayamayız. Daha doğrusu yanıtlamak istemeyiz. Sonra ortalık biraz aydınlanır gibi olur. Çünkü  bilinmek istenenler açığa çıkarır kendilerini her zaman. Daldığımız derin karanlıkta karşılaştığımız insanların aslında kendimiz olduğunu istemeden de olsa görürüz. Onlar aslında hep baktığımız ama görmek istemediğimiz diğer kişiliklerimizdir. 

Bir bedende kaç kişiyiz?
Hangisiyiz?

Herkesin bizi tanıdığı haliyle olan kişi mi yoksa hep gizli yanları ile kendimizden bile sakladığımız diğer kişiliklerimizden biri midir baktığımız?

Ortalığın aydınlanmaya başlamasından sonra kendimizden bile sakladığımız o insanların bizim günahkar yanlarımız olduğu gerçeğini anımsarız canımız acısa da. İğrendiğimiz, midemizi bulandıran kirli yanlarımızdır o derin karanlıktakiler. Lanetleyip en derinlere hapsettiğimiz fakat bir yolunu bulduğu gibi orada hemen yanı başımızda;günlük hayatımızın içinde olduklarını, zamanı bizimle paylaştıklarını, bir mekana bir zamana sahip olmasalar da bizimle birlikte olduklarını hep biliriz.
Doğu ve Batı'nın felsefesini bir araya getiren ünlü alman filozof Arthur Schopenhauer (Şopenhavuer) dünyanın bir yanılsama olduğunu ifade eder. Ona göre bu tasarımın temelinde;mutlak, değişmez, sonsuz ve sınırsız isteme yatar. Filozofa göre: “ Beraberlerinde getirdikleri umutlar ve korkularla akın akın gelen arzulara teslim olduğumuz sürece kalıcı mutluluğa ya da huzura hiçbir zaman kavuşamayız.” * Arzular, biri bitmeden diğerinin yerini aldığı böylelikle varoluşumuzu acının kaynağı haline getiren efendilerdi Schopenhauer'e göre.  
Varlığımız karşısında duyduğumuz endişelerimiz, yok olmaya karşı verdiğimiz mücadelemiz, hayatın kendisine veremediğimiz anlam bizi eziyor. Düşünmemeye, yok saymaya çalışsak da bizi bir yerlerde yakalıyor. Yaptığımız bir iyilikte, söylediğimiz bir yalanda yüzleşiyoruz o kirli yanlarımızla. Bazen bir müziğin tınısında  bazen bir film karesinde bazen sevgilinin gözlerinde bazen bir aynanın yansımasında kendi gözlerimizde yakalanıyoruz o girdaba. Yaralarımız sürekli kanıyor. İçimizdeki hayalet korkutuyor bizi.   

Latin Amerikan masalı olan'' La Llorona'' Ağlayan Kadın anlamına geliyor. Güney Amerika' nın birçok ülkesinde farklı versiyonları anlatılsa da genellikle çocukları nehirde boğularak ölen  bir kadının trajedisi anlatılır efsanede. Kadın boğulan çocuklarını nehirden geri ister bir hayalet şeklinde. Fakat daha acımasız başka versiyonlarında kadının çocuklarını nehirde boğduğu anlatılır. Çocuklarını boğarak öldüren kadın intihar etse de ölmez fakat lanetlenir. Efsaneye göre işlediği bu suçtan dolayı bir hayalet şeklinde ağlamaya mahkum edilen kadının adı Maria'dır.  Beyaz kıyafetleri içinde La Llorana nehrin kenarında ortaya çıkar ve öldürdüğü çocuklarını nehirden geri ister.  
Bu Güney Amerika mitinde anlatılan La Llorona hepimizin içindeki ağlayan lanetli yanlarımıza ne kadar çok benziyor  değil mi? La Llora'nın hayaleti, arzularımızın karşılığında vazgeçtiklerimizi anlatan bir metafor olarak da okunabilir.Benliğimizin derinliklerinde bir yere koyamadığımız mide bulandırıcı olarak gördüğümüz yanlarımız. Tiksindiğimiz ama kopamadığımız isteklerimiz. Baş edemediğimiz, alt edemediğimiz her daim bir mücadele içinde olduğumuz isteklerimiz.Hepimiz içimizde  La Llorana'nın hayaletini yaşatıyoruz.  Durmadan ağlıyoruz. Arzularımıza, ona kavuşmak için kaybettiklerimize, yok ettiklerimize ağlıyoruz. İlk insanın dünyaya adımını attığı andan itibaren yok ettiği saflığımıza, dürüstlüğümüze, ahlakımıza ağlıyoruz. Cennetten düşüşümüze ağlıyoruz. Havva'nın elmaya karşı duyduğu tutkunun  içimizde olmasına ağlıyoruz. Nehirden çocuklarını isteyen La Llorana gibi biz de eski arzulardan arınmış saf bir varlık  halimize dönmek istiyoruz belki de. Sürekli her şeyi arzulayan bu bedenden, bu akıldan kurtulmak dinginliğin sakinliğin dibinde  derin uykulara dalmak istiyoruz.  
*Felsefenin Öyküsü, Dorling Kindersley, s.139
*Bu efsane, Frida  filminde Chavela Vargas tarafından bir şarkı halinde seslendirilir. Mükemmeldir. Frida'nın çektiği acılara bir vurgu yapmak maksadıyla La Llorona ile onun arasında analojik bir yakınlık kurulur.  


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.