Lisanss
dclisans
  • 13.04.2017
Halil Koçakoğlu

Halil Koçakoğlu

Hırs

Bulutlar gökyüzünde oyun oynuyordu o sabah. Güneşi ortalarına almış yaramaz çocuklardı. Güneş, bulutlardan sıyrılabildiği anlarda o tatlı ışığını duvarlara, ağaçlara, insanlara ve uzak hatıralara tutuyordu. Güneş ve bulutun kovalamacasından doğan bu ışık her zaman algıladığımız canlı cansız her şeyi farklı bir formda gösteriyor: Tezgâhının başında oturan alelade birini Yunan’ın ölümsüz bir tanrısıymış gibi sunarken, badem ağacının çiçeklerini kucaklanmayı bekleyen süt kokulu bir bebeğe benzetiyordu.

Güneşin ve bulutların bu haylazlığı dünyayı farklı formlara sürüklerken anı ölümsüzleştirmek isteyen,  o anın içinde hayatın anlamını bulmaya çalışan bir fotoğraf meraklısı binlerce fotoğraf çekmek ister. İnsan yüzleri, ağaçlar, kuşlar, eski yapılar, ışığın yanılsamaları, sırrı içinde barındırdığına inanılan her şey fotoğrafın, fotoğraf meraklısının konusudur. İnsana ve hayata dair her detayın yine insan ve hayata dair gizemin biz ölümlülerin gözü önünde bizimle dalga geçer gibi geçip gitmesini içine sindiremeyen insanoğlunun bulduğu bir umuttur fotoğraf. İçinde ciltler dolusu felsefeyi saklayan saniyelik bir anın sonsuza kadar dondurulmasıdır.  Hayatı anlama hırsınınsonuçlarından biridir fotoğraf.

Güneşin ve bulutların oyunundan ortaya çıkan ışık, beni hala o eski zamanların insanlarını barındırdığına inandırdığı eski sokaklara, eski evlere gitmem için adeta zorladı. Orada çekebileceğim yüzlerce fotoğrafın varlığına inandırdı beni. Çünkü orada o eski mahallede her şeyin her anın çocuk saflığıyla durduğuna inanıyordum. Büyüdüğümde tanıdığım hırsın ve açgözlülüğün daracık sokaklara, kale duvarını andıran duvarları aşarak o temiz insanlara ulaşamadığına inanıyordum. Sokaklarda gezinecek gönlümce fotoğraflar çekecek ama önce nur yüzlü, eskiden de eski çorbacıda sıcak bir çorba içecektim. Çocukluğuma; o herkesin saf ve temiz insanlar olduğu günlere geri dönecek çocuk aklımla yakalayamadığım hayata dair gizemi bu sefer belki yakalayacaktım.

Öyle fotoğraflar çekecektim ki hayatın bir rekabet, insanların birer yarışmacı olmadığını, sonsuz gezegende bir noktadan daha önemsiz büyüklüğe sahip dünyamızın bütün insanlara büyük bir bereketle yeteceğini haykıran; insan olmanın sıcaklığını hissettiren taş duvarlar arasında dinlediğimiz masalların yankısında hayatın anlamını itiraf edecek fotoğraflar çekecektim.

Önce kapıda on, on bir yaşlarında bir çocuk belirdi. Ardından sanırım babası olacak bir adam göründü. Acıklı gözlerle önce bizlere sonra nur yüzlü çorbacıya baktılar. Belli ki birazcık çorba istiyorlardı. Sabahın soğuğunda içlerini ısıtmak ve daha güzel günler görmek için yaşamak istiyorlardı belki. Ben, çorbacının onlara kapının yanındaki masaya ilişmelerini söylemesini bekliyordum. Ardından üstünde dumanı tüten çorbadan birer kâse indirecek önlerine ve masal dünyasının biz kahramanları acıklı durumdaki bu iki insanın yaşayacağı sevince şahitlik edecek, insan olmanın erdemini ta iliklerimizde hissedecektik. Öyle ya bu eski sokaklarda taşların arasında masallardaki ihtiyarları andıran çorbacı elbette kendinden bekleneni yapacak bu sefil insanları koruyup kollayacak, içgüdülerinin gereği bu adamcıkları doyuracaktı.

Ama öyle olmadı. Çorbacı önce ağzında bir şeyler geveledi. Sonra elinin tersiyle baba ve oğlu dükkânın kapısından kovdu. O da yetmezmiş gibi garsonlardan bu iki zavallıyı kovmalarını istedi. Garsonların en işgüzarı kapının önüne fırlayıp babanın omuzlarından iterek onları kovdu. Çocuk babasının yüzüne baktı. Şimdi ne yapacaklarını sorar gibiydi. Korkmamıştı. Bu itiş kakış onlar için yeni değildi anlaşılan. Adam oğlunun omuzlarından tutup gözden kaybolurken masalsı sokakların, iyiliğin güzelliğin timsali o insanların, her şeyi formdan forma sokan ışığın büyüsü bozuldu. Güneş ve bulutlar oyun oynamıyordu artık. Onların ilişkisi atmosferdeki gazın, nemin, su buharının her zamanki olayından başka neydi ki?

Hırs, açgözlülük ne zaman esir almıştı bu sokakları? Kalın taş duvarlar ne zaman yılmıştı bu gücün karşısında? Ya da ne zaman hırsa ve açgözlülüğe karşı özgür insanlardık?

Hırs, açgözlülük insanoğlunun en eski duyguları. Hırs ortaya çıkardığı ölümsüz eserleriyle insanoğlunu sonsuza taşır;  yaptırdığı eserleriyle, yazdırdığı şiirleriyle, çizdirdiği resimleriyle ona kutsallık verir. Öte yandan hırs insanın en kötü yanıdır. Hırs insanları felaketlere sürükleyen en güçlü duygu; Medeniyetler kuran da onları yıkan da o. İnsanoğlunun en adi yanını gözler önüne seren fakat onun kutsallığını da ortaya çıkaran bu duygu.  Bu hırs bu açgözlülük değil miydi bizi dünyaya süren yaşamı başlatan ilk günah. Havva Anamız hırsına yenik düşmeseydi, ısırmasaydı eğer yılanın tısladığı o elmayı.

Belki de bizim hayata dair en büyük sırımız budur. Üstüne binlerce sayfa yazılar yazdığımız, milyonlarcasını yakalayıp hapsettiğimiz fotoğraf karelerinde arayıp da bulamadığımız sırrımız.Nefes alışımızdan daha önce var olan bir sır.

Sahi Havva Anamızın ısırdığı elma yeşil miydi yoksa kırmızı mıydı?


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.