Lisanss
dclisans
  • 18.04.2018
Halil Koçakoğlu

Halil Koçakoğlu

Golem

Onu otobüslerin karşılıklı gidip geldiği caddenin ortasında elinde bastonuyla büyük bir şaşkınlık yaşarken gördüm. Sudan çıkmış bir balığın aczi yeti ve sona gelmenin vermiş olduğu korku gözlerinden okunuyordu.

Hayır hayır!

Belki de sudan çıkmış bir balığın aczi yeti veya sona gelmiş olmanın korkusu yerine yuvasını sırtında taşıyan, hızından dolayı kendini beğenmiş tavşanın yarış teklifine kayıtsız davranan kaplumbağanın sebatı hâkimdi davranışlarına. Ne olacağını biliyordu. Buraya, bu ana nasıl geldiğinin farkındaydı. Çocukluğunda en teknolojik ulaşım aracı olarak at arabasını görmüş olan bu yaşlı adam dünyanın, insanlığın bilimsel, kültürel, felsefi dönüşümünü zihninde bir yerlere belki oturtamasa da kendisinden önceki milyarlarca insanın yaptığı gibi hayatı anlamak yerineona uyum sağlamıştı. O yüzden yolun ortasında verdiği mücadele sudan çıkmış bir balığın mücadelesi değildi. Yanından o yokmuş gibi geçip giden otobüs şoförlerini de kalabalığın içinde yalnız kalışını da büyük bir olgunlukla karşılıyordu belki de.

 

Tan yerinin ağarmaya başladığı anlarda dışarıya bakar yatağında uyanmaya hazırlanan insanoğlunu düşünürüm bazı bazı. Şehrin sessizliği vicdanınızın sesini dinlemeniz için bir fırsat yaratır. Vicdan hep yaralıdır. Hep suçludur. Tek tek bireylere karşı bir suçum olmasa da insanlığa karşı suçlu olduğumu düşünürüm. Düşünmekten öte hissederim. Çünkü düşünme sebepleri ve sonuçları karşılaştırıp mantık silsilesi içinde sizi öyle bir yere getirir ki insan olarak elinizde yapabileceğiniz bir şey olmadığını, göstermek zorunda olduğunuz erdemleri gösterememenizin nedenlerini size öyle güzel anlatır ki gerçekten tamamen suçsuz olduğunuza ikna olursunuz. Daha da ötesi bunu bilirsiniz. Oysa ben hissediyorum ki dünyada yaşanan her güzellikte, her haysiyetli davranışta veya her kötülükte her rezillikte benimde dolaylı yoldan olsa da bir etkim vardır. Tan yerinin ağarmaya başladığı o anlarda vicdanım bencilliğime, korkaklığıma, hırsıma, çaresizliğime ağıt yakar. Yatağa yeniden uzanıp uykuya dalarak vicdanımın dırdırlarından kurtulmak istesem de bilirim ki o sızı o ses derin bir sessizlikte beni yine yakalayacaktır.

 

Fakat o sesi bu sefer tanyerinin ağarışındaki sessizlikte değil korna sesleri, muavin bağrışlarının ve telaşlı bir halde oraya buraya koşuşturan insanların ayak sesleri ile dolu bir otobüs durağında, güpegündüz yolun ortasında ne yapacağını bilip bilmediğini kestiremediğim o yaşlı adamı gördüğümde duydum. O saniyeler süren an da yaşlı bir adam dünyaya verdiğim anlamı yeniden sorgulattı. İnsan ne tuhaf. Milyonlarca yıllık hayatın anlamını birkaç saniye içinde sorgulayabiliyor. Yaşlı adama el uzatmanın küçük fakat anlamlı bir yardım olacağını düşünürken uzatacağım bu elin sadece yaşlı adama değil tüm insanlığa ulaşacağını hissettim. 

 

Sanki uzattığım eli bekliyordu ihtiyar. Şehrin uzak semtlerinden birine gitmek için karşı durağa geçmek istiyormuş. İki büklüm beli, elinde bastonu, sıcak havada giydiği ceketi ile bu ihtiyar adamın ne işi vardı yolun ortasında? Yok muydu hiç kimsesi? Bir oğlu, bir kızı, bir yakını.

Belki de yaşlı adam tüketmişti her şeyi. Oğlunu, kızını hayatın ateşi içini harıl harıl yakarken o ateşe kurban etmişti. Belki de eşine kötü davranmıştı. Zamanında çoluğunu çocuğunu hiç önemsememiş, onları yok saymıştı. Bunun karşılığında çocukları da onu unutmuşlardı.

Ya da tam tersi çok iyi bir babaydı. Pamuklarda büyütmüştü onları. Fakat çocukları çok nankör çıkmışlardı. Hayatın yarattığı onca önemli işleri içinde babalarını bir yerden alıp bir yere götürmek bunca önemli işin içinde oldukça önemsiz görünmüştü gözlerine.   

 

Bir tarafta her saat servetine servet katan, dünyanın tüm nimetlerinden hoyratça yararlanabilen, istediği her şeye anında sahip olan haşa yarı tanrı konumunda. Vur patlasın, çal oynasın bir dünyanın insanları diğer tarafta açlıktan nefesi kokan, nefes aldığı her an birilerine borçlanan, aldığı üç kuruşluk maaş karşılığında sürekli tehdit altında yaşayan, hazır sunulan hayaller karşılığında hayatına ipotek konulan, mezarında bile rahat bırakılmayan bir dünyanın insanları olan bizler tüm acımasızlığımıza tüm bencilliğimize tüm hoyratlığımıza rağmen belki de yeryüzünün en çaresiz canlılarıyızdır.

 

“Buralı mısın” diye sordu yaşlı adam. “Buralıyım” diye cevapladım. “Kimlerdensin” diye devam etti.

Belli ki bu güzel, yardımsever davranışımın ardında ki soyluluğu ailemin soyadında arıyordu. “Kimsemiz yok” dedim. “Babam muhacir, anam da buralardan değil.” “Ben de muhacirim” dedi heyecanlı bir sesle. “Erzurum’dan”, “Bizimkiler Ağrı’dan göçmüş” dedim. “Bak sen şimdi akraba çıkacağız” dedi yeşil gözlerindeki gülümsemeyle.   

Bundan yıllarca önce bu yaşlı adamın çocukluğunda dünyanın hiç bitmeyen savaşlarından birinde benim dedelerim bu yaşlı adamın dedeleriyle birlikte yollarda birbirlerine omuz vererek belki de birbirlerini vurarak daha insanca yaşamanın hayaliyle gelmişler bu memlekete.

 

İnsan kavramı bizden milyonlarca yıl önce yaşayan atalarımızın kendileri üzerine düşünürken geliştirdikleri bir kavram olsa gerek. Atalarımızın bizlere bıraktığı bu aşkın nitelik bir ideal, ulaşılması gereken son nokta sanırım. Üzerine binlerce anlam yüklenmeye çalışılsa da daha çok iyilik, güzellik ve estetik kavramları ile kutsallaştırılmış bir anlam.

Oysaki tarihe baktığımızda yüklendiğimiz bu kutsal anlamın pratikte büyük bir karşılığı olmamış. Kutsal anlamımızı somutlaştıran sanatsal milyonlarca eserin yanında tarihimizden eksik olmayan savaşlar kutsallığımıza gölge düşüren en önemli olgu. Tarihte var olmuş tüm insanların yaşadıkları dönemde savaşlar bir şekilde hep olmuş sanırım. Bunun yanında kişisel kavgalarımız, yalanlarımız, dolanlarımız, hırsımız bu savaşların temel sebebi olarak daha fazla zarar vermiş kutsal yanımıza.

 

İnsanı ve onun doğası üzerine düşünen felsefecilerden J.J.Rousseau, insanoğlunun medeniyet kurmakla kendi doğallığını kaybettiğine inanır. Ona göre medeniyet ruhumuzu satın almıştır. Doğallığımızı kaybetmemize sebep olan medeniyetin insanı her zaman kendi dışında yaşamaya zorladığını ifade eder. Dahası Rousseau insanın bir kere medenileştikten sonra tekrar doğal hayata dönme şansının olmadığını söyler. Bu yüzden yapılması gereken şeyin medeniyeti medenileştirmek olduğunu söyler.

 

Rousseau’nun bahsettiği doğal insan kavramı insanın kendine atfettiği kutsal yan olabilir. Kutsal yanımızın veya doğallığımızın bizi rahatsız eden duygu ve düşüncelerden azade olduğuna inanırız. Oysaki literatürde olan her türlü duygu ve düşünce insanoğlunun hediyesi. Dostluk, dürüstlük, sevgi gibi kavramların yanında sahiplenmek, kıskanmak, sahtekârlıkta insanoğlunun bir parçasıdır. Medeniyet aynı anda tek vücutta var olan bu duyguların birbirleriyle çatışmasından zorunlu olarak doğan bir durumdur. İnsanoğlu belki de oluşturduğu medeniyet ile bu kötü duygulardan kurtulmanın yolunu arıyordur. 

 

Bizim kutsal niteliğimiz özgürlük adını verdiğimiz kavramdır aslında. Bu özgürlük elbette siyasi ve sosyal anlamda bir “yapma, etme” serbestliğinden çok daha ötededir. Dünyayı veya hayatı milyonlarca yıllık yanılgılardan arınmış bir şekilde hissedebilmektir bu özgürlük. Irk, din, tarih, ekonomi ve benzeri bilgiye sahip olmadan sezilecek anlamdır özgürlük. Özgürlük aslında yeni yeni inşa ettiğimiz veya yeni yeni farkına vardığımız ruhumuzdur. Özgürlük hakikate ulaşmaktır. Hakikat olmaktır. Her ne kadar bu yanılgıları oluşturan medeniyetin ta kendisi olmuşsa da özgürlüğü yani ruhu inşa etme veya onun farkına varma süreci de medeniyetin ta kendisidir.

 

Golem; ruhu olmayan canlı demek. Eski bir Yahudi efsanesine göre Âdem Peygamber’de yaratıldıktan sonraki ilk on iki saat bir golemdi. İnsanoğlunun medeniyet serüveni onun bir golemden insana evrilişidir.

İnsan tek başına insan değildir. İnsan ancak toplu bir şekilde yaşadığında insandır. Toplu yaşamak ise kaçınılmaz bir şekilde medeniyeti doğuracaktır O yaşlı adam ve ona el uzatan, uzatmayan ben veya milyonlarcası yaşadığımız binlerce dilemma kısaca tüm yaşadıklarımız bir ruha sahip olmak isteyişimizin ürünü. O ruha sahip olduğumuzda hakikate de varmış olacağız. Efsaneye göre bir golemin canlanması için alnına emet yani hakikat yazılırmış. Medeniyet oluşturmaarzusu da tüm çelişkilerine rağmen alnımıza hakikat yazma çabası sanırım.

 

 

 

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.