Mg Reklam 2
lisans koleji
  • 25.01.2021
Halil Koçakoğlu

Halil Koçakoğlu

Anlama dair: Üç tilki

Ovanın derin karanlığından bir anda fırlayıverdi kara asfalta. Farların aydınlattığı yolda önce bir karaltı olarak fark etmiştim. Sonra uzunları yakınca yüz yüz elli metre umarsız bir şekilde karşıdan karşıya geçen tilkiyi gördüm. Hiç acelesi yoktu. Korkusu da!

Ekim gecesiydi. Kış, solumuzdaki dağlarda saklandığı yalçın kayaların ardından dönüyordu artık. Küçük bir çocukken kışı avucunda yağmur damlaları, kar taneleri, avurdunda soğuk rüzgârları besleyen şirin bir dev olarak hayal ederdim. Yaz gelince uzaktaki dağlara çekilir, tekrar aramıza katılacağı o günleri beklerdi. İşte o devin yavaş yavaş geldiği gecelerden biriydi. Gecenin en derin saatleriydi. Arabada üç kişi o gün yaşadığımız üzüntü ve çaresizlikten yorgun düşmüş zihinlerimizle çıkmıştık yola. Hayatı tekrar tekrar sorguluyorduk. İnsanın insanlaşma sürecinden bu yana yaptığı şeyi yapıyorduk; anlamaya çalışıyorduk. Neydi dünya, neydi yaşamak?

Bizi hayvanlardan, bitkilerden ayıran en önemli özellik hayatın anlamını sorgulamak sanırım. Binlerce yıl önce mağara duvarlarına çizdiğimiz resimlerde, yaptığımız görkemli anıtlarda, dile getirdiğimiz yazıya döktüğümüz edebi eserlerde, geliştirdiğimiz bilimde, teknolojide hep bu çabanın izlerini görüyoruz. Fakat kafamız hala karışık. Dünyayı anlamak için yok ediyoruz. Anlamak için yok ediyoruz insanlığı, anlamak için anlamak istediğimiz hayatı bitiriyoruz. Yaşadığımız dünyanın en büyük dilemması şu olsa gerek; milyonlarca mantıklı sebeple vahşi ve mantıksız bir dünya meydana getiriyoruz. Vicdanımızla değil de sırf aklın soğuk yüzüyle değerlendirdiğimiz dünya yaşanacak bir yer olmaktan çıkıyor. İşte o zaman başka bir tilki bize dünyanın anlamı üzerine basit bir sır veriyor: “İnsan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez.” Saint Exupery’nin unutulmaz öyküsünde Küçük Prens’ e hayatın anlamı üzerine önemli dersler verir tilki. Evcilleştirmenin ne olduğunu anlatırken görüyorum ki birçok hayvanı evcilleştiren insanoğlu kendini evcilleştirmeyi unutmuş. Evcilleştirmek bağ kurmaktır diyor tilki. Birbirimiz için gerekli olmaktır. Birbirimiz için eşsiz olmaktır diyor. Aslında aşkın tarifini veriyor âşık olmanın ne olduğunu bilmeyen Küçük Prens’e.  Yanlış anlamaların kaynağının sözler olduğunu söyleyen tilki en iyi iletişimin yüreğin ışıltısıyla parlayan gözlerde olduğunu hatırlatıyor.

Hayatın anlamı aşk (mı) dır.

Oysa o gece yolun karşısına geçen tilki bunların hiç birini umursamadan geçiyordu diğer tarafa. Karşı tarafa geçmenin bile anlamı yoktu belki onun için. Tilki sakin adımlarla orta kaldırıma çıktı. Sonra bir şey oldu. Tilki tuhaf bir şekilde orda öylece durdu ve gözlerini bana çevirdi. Onunla göz göze geldiğimiz o an başka bir tilkinin hayata dair verdiği ders geldi aklıma:

Bir tilki ormanda geziyormuş. Ağacın üzerinde ağzına layık bir horoz görmüş. Ağzının suyu akmış. Kenara sinip saklanmış, horoza saldıracağı sırada, garip bir ses:

    – Güüm güm de güm güm!

Sesin geldiği yöne doğru bakmış. Gördüğünden bir şey anlamamış. Tilki, davulu ne bilsin. Saf saf düşünmüş: “Bu da ne acaba? Nasıl bir yaratık bu böyle?” diye. Fakat sesi böyle ilginç olur da tadı olmaz mı? Bu düşünceyle horoza değil ona saldırmayı kurmuş aklından. Bir süre beklemiş. Davul rüzgârın sarsmasıyla, “güm güm de güm güm!” diye sesler çıkarıyormuş. Tilki gerilmiş, gerilmiş, davula doğru atılmış birden. Fakat bir de ne görsün!

İçi boş bir kasnak.

Yiyecek gibi değil. Bu arada horoz da kaçmış. Tilki yaptığına pişman, önüne baka baka uzaklaşmış oradan.

Hintli bilge Beydaba’nın bize binlerce yıl öncesinden bahsettiği tilki hayatın derin anlamları olmayan içi boş bir kasnak olduğunu söyler.

Hayat içi boş bir davul (mu) dur.

İnsanın hayatın anlamını sorgulaması kendi varoluşunu sorgulamasıdır aynı zamanda. Belki biz insanoğlu aslında anlamı olmayan; uzay boşluğunda tesadüfen yan yana gelen oluşumların, patlamaların meydana getirdiği bir olguyuz. Oluşturduğumuz edebi, mimari, bilimsel ve teknolojik tüm görkemli yapıtlar gibi hayata bir anlam vermek istiyoruz belki de.

Ovanın derin karanlığından fırlayıvermişti tilki. Hiç umursamadan, acele etmeden, korkmadan yolu geçip orta kaldırıma çıkmıştı. Sonra tuhaf bir şekilde durup gözlerimin içine bakmıştı. Hayatın anlamını sorguladığımız o gece o tilki hayatın anlamına dair beni derin düşüncelere itmişti. Fakat binlerce yılın birikimi olan düşüncelerin hayatın anlamına dair yetersiz kaldığını düşünmüş olacak ki bir anda çıktığı refüjden inip kendini adeta yolun ortasına attı. Arabayı durdurmak için artık çok geçti. Arabanın altına atılmış yumuşak bir yastık gibiydi. O muhteşem tüylerinin kapladığı vücudu ezilip bir kenara atıldı. Niçin durup dururken kendini atmıştı? Anlamı olmayan bir yaşama anlam katmak isteyişimizin beyhudeliğini kendisi için anlamı olmayan canı ile anlatmaya çalışmıştı belki de. Hayatın ölüm karşısında saçmalığını ancak bu kadar etkili anlatabilirdi tilki. Hiçbir şey anlamlı değildi.

Ölüm tüm anlamların üzerindeki karanlık gölgeydi.   


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.