BİR AHİR ZAMAN ALAMETİ ÜSTÜNE TEZLER

BİR AHİR ZAMAN ALAMETİ ÜSTÜNE TEZLER

Basra Körfezi’nden Mısır’a uzanan Bereketli Hilâl’in kuzey ucunda, sonsuz bir denizi andıran Harran Ovası’na nazır hakim tepede bir dilek ağacı vardı. Etrafında birkaç kimliği belirsiz mezarın bulunduğu karadutu Müslüman ahali meçhul bir zamandan beri Ziyaret olarak adlandırırdı. Bu mekânın tarihin en eski tapınağıolarak adlandırılacağını bilseler ne derlerdi acaba?

1994 yılında bir Alman arkeolog dilek ağacının oraya çıkıncaya kadar kimsenin aklından böyle bir sual geçmezdi elbet. Demeye kalmadan yığma tepeliğin altından anıtsal yapı kompleksleri sökün etti. Asıl hayret ve dehşeti bilim ahalisi yaşadı böylece. Yekpare kütlelerden şekillendirilmiş, yükseklikleri 4 ila 7 metre T biçimindeki dikili taşlar, çoğu dairevi tarzda dizayn edilmiş duvar ve sekilerin arasında binlerce yıl sonra kelimenin gerçek anlamıyla gün ışığına çıkıyordu. Jeoradarlarla yapılan çalışmalarla tespit edilebilen 23 yapının en yenisinin 10 bin, diğerlerinin ise 12 bin yaşında olduğu anlaşılıyordu.  İngiltere’deki dillere destan Stonehenge’den 7000 yıl daha eski ve kat bet kat görkemli; Mısır piramitlerinden de 7500 yıl daha büyük… İnanılmazdı.

40-50 ton ağırlığında olan anıtları, 2 kilometre ötedeki kireç taşı yatağından çakmak taşlarını çekiç ve murç gibi kullanmak suretiyle keserek tepenin başına nasıl nakletmişlerdi? Hayvanların henüz evcilleştirilmediği evreden söz ettiğimizi biri bize hatırlatsın lütfen. Henüz tekerleğin bulunmadığını da. Her halükârda meşakkatin cesametine bakınca nasıl sorusu yerini niçin sorusuna bırakacaktı, saygıyla.

Ustalıklı bir sanatsal üslupla taşlara hayvan kabartmaları ve soyut resimler nakşeden bu ilkeller sanılandan daha gelişmiş, daha zeki ve örgütlü olmasın mıydı? Eserlere yansıyan dikkat ve rikkat onların zengin bir kültürün takipçileri ve taşıyıcıları olduğu gerçeğine şahadet ediyor olmasın? Takriben 2 bin yıl boyunca bu yapıları kullanan topluluklar M.Ö. 8000’de buraları bırakıp nereye gitmişlerdi peki? Üstelik kendi elleriyle toprağa gömerek. Kimdi bu insanlar, şemalara sokulmuş tarihte tam olarak neye ve nereye karşılık geliyorlardı?

Buzul çağından canını zar zor kurtarmış, mağaralarda yaşayan, aklî melekeleri gelişmemiş, orada burada dolaşan avcı-toplayıcılar. Eldeki şemalara göre bunların ne sanattan, ne teknikten, ne inançtan, ne soyutlamadan anlamaları mümkündü. Hele böylesine abidevi mimarî eserler ortaya koymaları, hele hele tapınak inşa etmeleri olur şey değildi. Çünkü bunun olabilmesi için önce avcı-toplayıcılıktan tarıma, sonra yerleşik hayata geçmeleri ve bunun üzerine de kurulu düzeni meşrulaştırmak için bir din icat etmeleri lazım gelirdi. Modern, pozitivist, materyalist, Marksist şemalar böyle buyuruyordu… Göbeklitepe, bu sırça şatoları bir vuruşta yerle bir ediverdi.

İlk tapınak olarak anılan Malta Adası’ndaki yapılardan 6 bin yıl evvele tarihlenmesi bile büyük şok için kâfiydi. Tarih öncesi insan resmini buruşturup çöpe atan zekâ, bilgelik, zarafet, varlık ve kâinat tasavvuru, maneviyat ve kutsallık. Çanak Çömleksiz Yeni Taş Devri için fazla anakronik, aykırı ve esrarengizdi. Doğrusu bu şaşkınlık bilimsel bir ikiyüzlülükten ve pişkinlikten başka bir şey değildi. Çünkü Göbeklitepe’den evvel Çatalhöyük veya Nevali Çori buluntuları bu mütekebbir ve cahilane tabuları tarihin çöp sepetine çoktan atmış olmalıydı. Şu hâlde Göbeklitepe’yi daha önemli ve özgün kılan, tarih kitaplarının yeniden yazılmasını ilzam eden tarafı neydi?

“Taş devri tapınakları”…

Göbeklitepe’yi keşfeden Alman arkeolog Klaus Schmidt böyle tanımlıyordu. Hiçbir yerleşimin olmadığı, ev kalıntısına veya gündelik hayat izine rastlanılmayan tuhaf dizilimli anıtlar, tarihe dair bütün ezberleri bu yüzden bozuyordu. Burası dünyevi bir mekân değildi. Kazılarda en yüksek yoğunlukta ritüel kalıntılarıyla karşılaşıldı. Dikili taşlara bakan sekilerin konumlanışına bakılırsa burada insanlar merkezde cereyan eden bir töreni seyrediyorlardı. Mekânın zemini de sıvı geçirmeyecek şekilde sıvanmış ve kanallarla donatılmıştı. Muhtemelen kan, su veya şarap gibi sıvı kullanılan bir ayin veya kurban kesme merasimi icra ediliyordu. Tabandaki büyük taş kâseler de bunu teyit etmekteydi. Burası şüpheye yer bırakmayacak şekilde bir kült merkeziydi. Bu ne demek oluyordu? Schmidt buluşunun büyüklüğünün farkında ama serinkanlılıkla şöyle diyordu:

“Önce tapınak geldi, şehir ondan sonra…”

Şemaya göre avcı-toplayıcılıktan tarıma açlık korkusu veya korunma içgüdüsüyle geçmiş olmaları gerekirdi. Halbuki Göbeklitepe’nin tanıklığına göre ilkeller tapınak yapmak için toplanmış, belli bir iş bölümü ve hiyerarşiye göre teşkilatlanmış, burada çalışan yüzlerce belki binlerce kişinin gıda ihtiyacını karşılamak üzere de alternatiflere yönelerek tarımsal üretime başlamışlardı. Tabiatı ehlileştirmeye ve gıda üretimine işbu saikle yönelmeleri, böylesine büyük atılımı din vesilesiyle yapmaları akıl alır gözükmüyordu birilerine. Bilim ahalisi soruyordu: “İnsanlığı tarım hayatına sevk eden asıl sebebin din olduğunu mu iddia ediyorsunuz?!..” Schmidt istifini bozmadan ve özgüvenle “Evet!” diyordu.

Neolitik Devrim olarak adlandırılan, insanlık tarihinin bu en önemli dönüm noktasında tapınağın ve Din’in yükselişi dinle problemli çevreler için bu yüzden tam bir yıkım olmuştur. Esasında bu kadar gücenecek bir şey yoktur: Güçlü bir inanç ve yüksek bir dinî motivasyonla bu anıtları yüklenen insanoğlu aslında en kadim ve evrensel fıtratına tanıklık etmektedir. Ahir zamanda arz-ı endam edecek bilimselci, münkir torunlarına inat. Kendine bir ev bile yapmadan, hayvanları evcilleştirmeden, tarıma geçmeden evvel tapınak yapan insan. Göbeklitepe’de boy veren bu görkemli İnsan’ın abidesidir. Taşlara işlenen motiflerin manasına dair spekülasyonlar bu yüzden oldukça tali bir önemdedir. Keza mevzubahis dinin, muvahhit mi müşrik mi, ne çeşit bir din olduğu da.

Gel gör ki veciz hakikate en yakın yerde duran Schmidt bile hakim paradigmadan kopabilmiş değildir. Ona göre bu tapınağı inşa edenler “Evren nedir, biz neden buradayız?” sorularını “ilk kez” kendilerine soran kimselerdi. İlk kez!.. Halbuki bu inşa arkasında güçlü bir kültürün ve geleneğin varlığına da muhkem bir kanıttır. Dinsiz, kutsalsız, sorgusuz, sualsiz insanlığın bir tepenin başında birdenbire kendine sorular sormaya başladığı düşüncesini doğrulayacak ne zahirî ne maddî bir gelişme cereyan etmiştir. İnsan, Göbeklitepe’den evvel de bu soruları sormuş ve sanılandan daha kapsamlı ve derinlikli cevaplara ulaşmıştı. Din ve kutsal ilk kez vücut bulmuyordu. Ünlü Dinler tarihçisi Mircea Eliade’nin tanımladığı gibi insan hep Homo Religiosus’tu, yani en baştan beri dindardı.

Göbeklitepe, çağlar öncesinden tertiplenmiş bir kaderin cilvesidir. Onun bizatihi yapıcıları tarafından gömülmüş olmasındaki tuhaflık anca böyle bakınca izah edilebilir. Eğer gömülmeseydi günümüze böylesine ideal şartlarda korunmuş olarak gelemezdi. Şayet ilahî planın parçasıydıysa bir hikmeti olmalıydı.

Şu ayetin buna bakan bir yüzü yok mu?

“Biz afakta (Dış dünyada) ve enfüste (iç dünyada) ayetlerimizi onlara göstereceğiz ki onun hak olduğu apaçık belli olsun.” (Fussilet, 35)

Cenab-ı Hakk insana ayetlerini açıklayacağını gelecek zaman kipi içinde beyan ve vaat etti. Göbeklitepe bu vaatlerden biriydi.

Kendisini ve onun yaratışını, yani insanın fıtratını inkâr eden ideolojilere karşı hakikati tahkim için büyük delillerinden birini masaya koydu. Bunun devamının geleceğinden şüphemiz olmasın. 20 yıldır sadece cüzi bir kısmı açığa çıkmış, henüz alt katmanlardaki yapılara ulaşılamamış, 50 yıl daha kazılacak olan Göbeklitepe bile halihazırda son sözlerini söylemiş değil. O’nun ve insanın hakikatine dair daha pek çok mucizevi delil ile yüz yüze gelecek zamanelerimiz. Bu aslında ahir zamanın en ciddi alametlerinden biridir. Büyük delillerin, alametlerin zuhur etmesi. Gelgelelim delillerin ve alametlerin yok sayılması ise ahir zamanın daha ciddi alametlerinden biridir.

Yapılan kazılarda tekneyi andıran 7 tane kap çıkarıldı. “Yekpare kireçtaşından yontulmuş kapların birim kapasitesi 240 litreye kadar çıkıyor”du. Anlaşılan o ki burada bir şölen söz konusuydu. Kurban kesildiğini de söyledik. Ayin yapıldığını da.

Tüm bulgulardan çıkan sonuç şudur:

Göbeklitepe’nin etki alanındaki 200 kilometre çapında yaşayan ve zamanla yerleşik hayata geçen avcı-toplayıcılar yılın belli aylarında buraya gelerek toplanıyor, şölen veriyor, ayin yapıyor, kurban kesiyorlardı. Peki, tüm bu amellerin müşterek manası ve adı apaçık değil midir? Hac.

Göbeklitepe bir hac mekânıydı. Tıpkı daha sonra Kudüs’ün ve bir zamanlar Mekke’nin olması gibi. Burada hassas bir nokta var: Göbeklitepe gerçekten ilk tapınak mıdır? Bir başka deyişle ilk hac yeri midir? Bunu en iyi bilebilecek olan birine soralım. Kendisi de Harranlı olan İbrahim’e.

İbrahim Aleyhisselam, uzun ömrünün mühim bir kısmını Göbeklitepe havalisinde geçirmişti. Sonra da Mekke’ye giderek Kâbeyi bina etmişti. İnşa yerine bina. “İbrahim, İsmail ile beraber Beyt’in temellerini yükseltirken…” (Bakara, 127) Temellerini atarken değil, yükseltirken.  “Şüphesiz insanlık için kurulan ilk beyt Bekke’dedir, mübarek ve hidayet edicidir.” (Âl-i İmran, 96) Beyt, ev demektir, burada ilk mabet, ilk tapınak manasına gelmektedir. İlk tapınak, adları sanları bilinmeyen kadim topluluklarca yapıldı, sonra muhtemel iklim değişiklikleri ve nüfus hareketleri sebebiyle unutuldu ve zamanla yıkıldı. İbrahim, aldığı vahiyle bu çorak yere ailesiyle birlikte gitti ve o tapınağı temellerinden yükseltti. M.Ö. 2000’lerin başında yaşadığı düşünülen Hazreti İbrahim’den çok çok evvel Göbeklitepe’de insanlar hac ibadetine devam ediyorlardı. Ve Göbeklitepe’den de çok çok evvel Kâbe inşa edilmiş, insanlık hac geleneğini kuşaktan kuşağa yaşata gelmişti.

Mümkündür ki Afrika’dan Arap Yarımadası’na geçmiş atalarımız yukarıya doğru çıkarken hac hatırasını da yanlarında götürmüşlerdi. O günün şartlarında haccı Mekke’ye giderek ifa etmeleri gıda ve ulaşım kısıtları sebebiyle mümkün olmadığı için kutsal belledikleri bir beldeyi hac merkezi olarak seçmişlerdi. Belki de peygamberler vasıtasıyla göklerde karara bağlanmıştı orası da. Mesele mekânın kutsallığının sahih olup olmaması değil. Bilimin keşfettiği ilk tapınağın haccın kıdemine şahadet etmekte oluşu. Bu çok veciz bir nüktedir.

Dahası var. Neden acaba Göbeklitepe denmiş buraya? Bu kadar önemli, ulvi bir merkez için hiç de manidar bir isim değil. Üstelik bütün dillerde. 800 metrelik tepenin üstündeki insan yapımı 15 metrelik yığma toprağın sebep olduğu bombe görüntüsünden ötürü mü acaba, ikna edici mi bu yorum? Bence hayır. Bu adın, tüm civar dillerde bu kadar kalıcı olmasının başka bir sebebi olmalı. Anıtlara biraz daha yakından bakmamızda fayda olabilir mi? Aşikâr biçimde kol, dirsek ve parmakların gözüktüğü merkezdeki ikiz anıtlarda ellerin kuşak üzerinde, yani tam da göbek üzerinde oluşu ile bu adlandırma arasında rabıta kurmak zorlama bir yorum mudur? Bilakis. Tapınakların alamet-i farikası bu anıtlardır, anıtların alamet-i farikası da göbek üstünde sabitlenmiş ellerdir. Bu figürün ne olduğunu görebilecek bir noktada değil miyiz şu an? Evet, Göbeklitepe sadece haccın değil namazın da anıtlaştığı yerdir.

Havzadaki hemen tüm tapınaklarda ve pek çok heykelde tekraren karşımıza çıkan bu el pençe divan duruş, geç dönemlerde bölgeye namaz olarak geçecektir. Namaz, bizim Farsçadan aldığımız bir tabirdir ve kökeninde “Kralın karşısındaki saygı duruşu” vardır. Tanrı karşısındaki saygı duruşu zamanla kralın, kisranın karşısındaki protokol duruşuna dönüşmüştür ama biçimini muhafaza etmiştir. Kıyamda, göbek üstünde bağlanmış eller. Namaz insanın en kadim ve aslî duruşudur.

Sadece bunu ilham etmesi bile Göbeklitepe’yi saygıyla anmamız için yetip de artması gerekirken adını duyan bile azdır ülkemizde. Onun kıymet ve ehemmiyetinin farkında, şuurunda olan ise Hak getire.

Olimpos’un çocuklarının bigâneliği neyse de Hira’nın çocuklarınınkine ne demeli?

1995’in ilk günlerinden itibaren Göbeklitepe manifestosu okunmuş, tarihî devrim gerçekleşmiş olmasına rağmen bu ülkenin, milletin hiç tınmamış oluşu, bana mısın bile demeyişi ibret verici bir halettir. Tarih her bakımdan yeniden yazılırken, Göbeklitepe’nin kavganın göbeğinde zuhur etmesindeki irkilticiliği hissetmeyen bir bünyeden ne çıkar? Göbeklitepe ile aynı topraklarda yaşıyor olmaktan iftihar etmeyen biri kendini neyle tanımlarsa tanımlasın bu topraklara dair en esaslı bir şeyi ıskalamış değil midir?

Ve değil mi ki Türk olmak, kendi tarihinden, kendinden gafil olmaktır.

(mucerret.com Bülent Tokgöz)



HABERE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

HABER ARŞİVİ
ÇOK OKUNAN HABERLER