Novada
  • 28.10.2016
Ömer Kaysı

Ömer Kaysı

Tarih Bilinci!...

“Marifet iltifata tabidir”

                                                        

       Toplumumuzun tarih bilgisi eksik ve yanlışlarla doludur. Tarih bilgisi eksik olan insanlarda tarih bilinci aramak da boşunadır. Genel olarak halkın tarih kültürü ve tarih bilinci bakımından iç açıcı bir durum değilse de, çok da önemli değildir. Ancak aydın geçinenlerin tarih bilincinden yoksun olması daha trajik sonuçlar doğurabilir. Tarih bilinci olmayan aydınlarda milli ölçü de oluşmaz. Bu tip aydınların olaylar karşısında soğukkanlı ve sağ görülü davranmasını umut etmek de sanırım boşuna kürek çekmektir.

       Aslında tarih öğrenmekten amaç geçmişi çok iyi incelemek demek değil, günümüzü iyi incelemek ve anlatabilmektir. Çünkü zaman bir bütündür. Dün, bugün ve yarın arasında kesin sınırlar çizilmemiştir. Geçmişi iyi bilmek, bugünü iyi anlamanın bir anahtarıdır. Bugünü iyi anladığımız takdirde ise gelecek daha iyi planlanabilir.

       Ülkemizde tarih bilgisi ve bilincinin oluşamamasının tek nedeni milli kültürü toplumun kişilerine öğretmeyi amaçlayan temel bir milli eğitim politikasının olmayışıdır. Bundan dolayı ülkemizde yabancıların tarihini kendi tarihimizden iyi bilen nesiller yetişmiştir. Bunlara dair birçok örnekler verilebilir:

       Örneğin ülkemiz bir tercüme ansiklopediler cennetidir. Berbat bir biçimde yapılmış tercüme ansiklopedilerinde Malazgirt savaşı 1071’de oldu, İstanbul 1453’te fethedildi, gibi beylik bilgilerin dışında insanlarımızın bilincinde kalan Sultan İbrahim’in sakalına inci dizdirdiği, balıklara yem diye altın attığı ve padişahların birer astığı astık, kestiği kestik kişiler olduğudur. Sanırım aydın geçinenlerin de bilgisi bundan pek farklı değildir. Sık sık “Biz Orta-doğu toplumu değiliz” yakınmaklarda bulunmalarına karşın, milli kültür konusunda Orta-doğu ülkelerinden daha kötü ve daha duyarsız bir şekilde davranışlar sergiledikleri görülür.

       Birçok kişi hala matbaanın ülkemize geç girdiği için geri kaldığımızı ironi bir şekilde tekrarlarlar. Oysa matbaanın ülkemize geç girmesi, Türkiye’nin bilim alanında geri kalmasının bir sonucu olduğunu görmezler. XVI. ve XVII. yüzyıllarda ülkemizde günümüzdeki kadar gelişmiş matbaalar bulunsa da sonucun değişeceğini söyleyemiyoruz. Nitekim İbrahim Müteferrika Matbaası’nda uzun zaman aralıklarıyla sınırlı sayıda kitap basabildi. Çünkü basılı kitaba talep ve istek yoktu. Zira okumaya karşı giderek ilginin azaldığı gözden kaçmıyordu.

       XVII. yüzyılda Katip Çelebi, bilimin ve araştırmanın öneminden, bilime değer verilmediğinden yakınıp durmaktadır. Osmanlı toplumu bağnazlık içerisine düşmüş, milli ve dini ölçüyü adeta kaybetmişti. Ancak ahlak ve karakter sağlamdı ve uzun süre bu yapı korundu.

       Osmanlı şüphesiz bu çöküşün bilincindeydi. Ancak toplumda ve aydınlarda çöküşü durduracak bir dinamizm yoktu. Bu nedenle XVIII. ve XIX. yüzyıldaki reform çabaları, Avrupa karşısında gelişen sürekli yenilgilere bir çare bulmak için başvurulan günübirlik önlemler olarak kaldı. Batılılaşma ve modernleşme konusundaki çabalar ise Batı’yı tanımadan girişilmiş atılımlardı. XVIII. yüzyılda Batı’ya gönderilmiş olan sefirlerin sefaretnameleri bugün elimizdedir. Batı’ya ilk giden Yirmi Sekiz Mehmet Çelebi başta olmak üzere hemen hemen bütün sefirler Batı’nın görünen yüzünü anlatmışlardır. Batı’nın askeri, ekonomik, sosyal, kültürel ve bilim alanındaki gelişmişliğinin ardında yatan gerçek nedenleri kavrayamamışlardır. Yanı hepsi de Avrupa kültürünün ülkemize girmesine öncülük etmişlerdir.

       XIX. yüzyılda Avrupa’ya eğitim için giden aydınlarımız da aynı yanlışa düşmüşlerdir. Batı’nın kalkınmasının nedenlerini rejimlerine bağlamışlar, sürekli nedenlerle sonuçları birbirine karıştırmışlardır. Avrupa’daki meşrutiyet, parlamento vs. gibi kavramlara sihir ve kerametler yüklemişlerdir.

       Bütün bunların nedeni tarih bilincinin eksikliğidir. Aydınlarımız ne Batı’nın tarihini iyi biliyorlardı ne de kendi tarihi gelişim çizgimizi. Süreç içinde kendi tarihimiz üzerindeki bilgisizlikleri daha da kökleşti ve kendi kendini inkara dayandı. Sonuçta kendi tarihinden ve kültürel değerlerden nefret eden bir aydın sınıfı oluştu.

 

       Günümüzde aydınlarımız ve sosyal bilimcilerimiz arasında kendi tarihimiz ve kültürümüze ilgi duyan ve araştırmalar yapanların sayısı her geçen gün artış göstermektedir. Bu durum gelecek için son derece ümit vericidir.  Gerçi toplumda tarih bilincinin güçlenmesinde bu yapılan araştırmaların oynayacağı rol büyüktür. Ancak bu araştırmacıların devlet ve toplum tarafından gereken ilgiyi gördükleri söylenemez. Araştırıcı bir makale ve kitabını yayınladığı zaman manevi hazdan öte elde edebileceği hiçbir maddi çıkarı yoktur. Araştırma uzun zaman alan, zahmetli bir iştir. Atalarımız “marifet iltifata tabidir, demişler. İltifat göstermeden araştırıcılardan daha fazla marifet beklemek iyimserlik olur.


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.