Novada
  • 31.10.2016
Ömer Kaysı

Ömer Kaysı

93. Yılı Kutlarken

Bugün coşkuyla kutlayamadığımız Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde bulunduğu birçok ekonomik, sosyal ve terör sıkıntılarına rağmen halkın dinamik ve gelecek vaad ediyor olması yinede gurur verici bir durumdur. Ancak gerçekte, sosyal, siyasi ve kültürel bir takım sorunların devam etmesi nedeniyle millet olarak bugün bulunmamız gereken noktanın uzağında olduğumuz açıkça görülmektedir. Cumhuriyetin en önde gelen özelliği olan demokrasi konusunda, çok partili rejime geçtiğimiz 1946’lardan bu yana aldığımız yol tatmin edici değildir. Devletin kurumlarının ve toplumun oluşturduğu sosyal ve siyasi organizasyonların gerçek fonksiyonlarını yerine getirdiğini söylemek mümkün değildir!...

 

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğine girdiğimiz günümüzde ülke hala, katı bir devletçiliğin hüküm sürdüğü, kişi özgürlüklerinin kısıtlandığı, hukuk dışı olayların yaşandığı bir yapıyla girmektedir. Kendimize örnek olarak aldığımız ve özendiğimiz batı demokrasi, insan hakları ve hukuk alanındaki söylemi dilden düşmemekle beraber, her gün tanık olduğumuz olaylar ve uygulamalar tamamen ters yönde esmektedir. Laiklik, demokrasi, irtica, çağdaşlaşma ve globalleşme gibi bir sürü kavram, insanımızın kafasını karıştırmaktan öte bir işe yaramamaktadır. Düşünce namusuna sahip olmaması, dürüstlük, dirayet, çalışkanlık ve sözünün eri olmak gibi güzel huylardan uzak bulunuşu nedeniyle düşünce üreten ciddi bir aydın sınıfı da oluşmadığıdır.

 

Devleti, millet iradesinin ortaya koyduğu bir organizasyon olarak algılıyoruz. Millet, kenti yaşamını sürdürebilmek için adına devlet denilen, idari, askeri, mali gibi bir alanda kendiliğinden bir örgütlenme ortaya koymuştur. Toplumun sosyal, ekonomik ve kültürel yaşamının korunması ve geliştirilmesi için böyle organizasyon gerekli görülmüştür. Kısacası bir millet, ancak devlet sayesinde ayakta kalabilir.

 

Dün 93. Yılını kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti’nin enkazı üzerine kuruldu. Tarihte Türklerin imzaladığı şartları en ağır antlaşma olan 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi ile Osmanlı devleti askeri ve siyasi bağımsızlığını resmi olarak kaybetmişti. Ekonomik bakımdan bağımsızlık ise daha önceden kaybedilmişti. Sonradan yapılan araştırmalar gösterdi ki, Mondros Mütarekesi, askeri güç bakımından Osmanlı Devleti’nin orduların içinde bulunduğu fiili durum ile orantısız bir biçimde ağır koşullar içeriyordu. Birinci Dünya Savaşının galibi olan devletler mütarekenin 7. Maddesi gereğince  derhal ülke topraklarını fiilen işgale başladılar. Fakat Türk milleti henüz tükenmiş değildi. Evet, Suriye cephesindeki ordu bozguna uğramış, ülke dört yıldır devam eden savaşın getirdiği ekonomik ve mali sıkıntıların altına perişan olmuş ve millet fakr-u zaruret içersine düşmüştü. Ancak, mütarekeyi imzalayanlardaki yılgınlık psikolojisini bütün toplum paylaşmıyordu.

 

Nitekim ülkenin işgali üzerine derhal tepki ve direniş gösterilmiş; Anadolu’nun birçok yerinde Müdafaa-i Hukuk cemiyeti kurulmaya başlanmıştı. İşte Mustafa kemal Paşa ve arkadaşları bu durumu iyi değerlendirdiler. Milli Mücadele hareketi ile Türk milleti, Mondros Mütarekesini ve onun hukukileştirilmesi demek olan Sevr Projesini kabul etmediğini fiilen bütün dünyaya kabul ettirdi.

 

Milli Mücadele’nin başarıya ulaşmasından sonra saltanatın ayakta kalmayacağı herkesçe bilinmekteydi. Bu konuda TBMM’de büyük bir direnişle de karşılaşılmadı. Mustafa kemal paşa’nın saltanata karşı olan düşünceleri ve birtakım reformlar yapmak konusundaki kararlılığı öteden beri biliniyordu. Çünkü bu düşünceler sanıldığının aksine Cumhuriyetle birlikte ortaya çıkmış değildi. Daha Sultan II. Mahmut’un padişahlık döneminden itibaren modernleşme tartışmaları Türk aydınları arasında devam ede geliyordu. Cumhuriyetin ilanı ile başlamış olan devrimlerin tamamı düşünce olarak daha önceden ortaya atılmış ve tartışılmıştı. Hatta bu konuda İttihatçılar bunlardan alfabe değişikliği, kadınlara sosyal ve hukuki haklar sağlayan medeni hukuk alanındaki düzenlemeler, kılık kıyafet değişikliği, takvim vs. gibi laik karakterli reformların bir bölümünü uygulamaya çalışmışlardı. Ancak Birinci Dünya Savaşlarının yarattığı kaos arasında bunlar ikinci planda kalmıştı.

 

29 Ekim 1923 günü ilan edilen Cumhuriyet’le birlikte Mustafa kemal Paşa, bu hususları yeniden ele almış ve Milli Mücadele’den zaferle çıkmış olmanın kendisine kazandırdığı karizma ile TBM Meclisinde alınan radikal kararlar doğrultusunda laik reformları uygulamaya koyulmuştu.

 

 

Sonuç olarak, toplumun değer yargılarını hiçe sayan bir devlet, bir ordu ve bir aydın sınıfı olamaz. Çünkü milli kültürü yaşayan ve onu sonraki nesillere ileten milletin kendisidir. Jakobence bir yaklaşımla millete rağmen millet için mantığı ülkeyi daha büyük sıkıntılara sokabilir. Toplum ekseriyetinin sürekli potansiyel bir tehlike olarak görülmesi sağlıksız bir düşünce yapısına önderlik eder. Türk Milleti Cumhuriyet rejimini benimsemiştir ve bu yönde bir sorun yoktur. Demokrasinin sık sık kesintiye uğramasından da rahatsızdır. Ekonomik kalkınma açısından yatkınlık ve kabiliyetli olduğunu da son 20 yıldır girişilen faaliyetler ve ortaya konan yatırımlar göstermektedir.


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.