DEDAŞ
sur yapı
  • 03.12.2015
Numan Babacan

Numan Babacan

Ölümün acısı üzerine…

Son zamanlarda ölümle hep iç içe yaşıyoruz. Televizyonu açtığımızda ölen, öldürülen insanlar neredeyse her haberde var. Bazıları vahşice, bazıları kazayla, bazıları terörle hayatını kaybeden çocuk, genç, orta yaşlı insanlar…

Bir zamana kadar ölümden çok korkan biri olarak bunlar bana geçmişi hatırlattı, biraz da ürküttü açıkçası. Çok acayip bir şey olarak tasvir ederdim ölümü. Bir anda nefesin bitiyor, sözün bitiyor ve bambaşka alemlere gidiyorsun. Orada sevdiklerin yok, ailen, arkadaşların yok.  Orada ne yaparsın, nerelere gidersin. Bugün sevdiklerinle yaşarken, bir anda göçüp öte tarafta kiminle dirileceksin?

Bu tür sorular aklımı başımdan alıyordu. Acaba ben ne zaman ne şekilde ölürüm? Ya benden önce sevdiğim biri ölürse naparım? Bu tür evhamlara kapılıp hayatımı zehir ederdim. Sonra anladım ki ölmek de doğmak gibi gayet normal, hayata başlangıç gibi hayatın noktalanması anlamına geliyor. Müslümanlar olarak ölümden sonra bir diriliş olduğuna inanırız. Asıl hayatın orada yaşanacağını biliriz. Ölümün hayat rutininin içinde son durak olduğunu, bir bakıma ikinci evreye geçiş olduğunun farkında olursak daha metanetle karşılayabiliriz ölümü. Peki eğer hayat rutiniyse ölüm neden o kadar acıtır, ağlatır ve korkutur?

Bence bunun ilk cevabı ayrılık. Hani bir türkü vardır ya, ‘Ölüm Allah’ın emri de şu ayrılık olmasaydı.’ evet sevdiklerinden kısa veya uzun süreli ayrılmak her insanı üzer. Ölüm de tabiri caizse en sert ayrılık olduğundan insanlar doğal olarak alışmakta zorlanıyor. Ölüme, ayrılığa ağlamamak gerekir çünkü Allah’ın emridir, belki de öte tarafta kavuşma bekliyor bizi sevdiğimizle. Biz ölümle ilgili neye ağlamalıyız biliyor musunuz? Doğduğu topraklardan sömürgeci teröristlerden kaçarken küçük bedeni umut olarak kaçtığı sulardan karaya vuran küçük Aylan’ın ölümüne ağlamalıyız? Dünyada servetler içinde yaşayan, köpeğinin yemek kabı bile som altından olan insanlar varken Afrika’da, Suriye’de ve dünyanın her yerinde açlıktan, yoksulluktan ölen insanlara ağlayalım. Ülkemizde terör belası yüzünden yıllardır hayatını kaybeden gencecik bedenlere ağlayalım. Sokakta yaşayan, kışın soğuktan ölen evsizlere ağlayalım. Bırakalım kendimize ağlamayı, biz zaten yaşadık, yaşıyoruz. Biz şükretmelıyız ki ailemiz var, acınacak halde değiliz. Ölümü düünürsek gercekten korkulacak bir şey olmadığını idrak ederiz. Çünkü bu sonunda olacak bir şey olma ihtimali olan değil. Ne demiş rabbimiz ölümle ilgili: Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz de sonunda bize döndürüleceksiniz. (ENBİYA/35)

Necip Fazıl ne demiş; Ölüm güzel şey, budur perde altından haber; hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?Hepimiz elbette öleceğiz sadece nasıl öleceğimizi kendimiz belirleyeceğiz. Ya Nemrutça, herkesin lanetle andığı bir ölü olacağız ya da kahramanca sevdiklerimizin gönlünde, dualarında yaşayan ölümsüzlerden olacağız. Ölümsüz olmak isteyenler ölümden korkmamalıdır. Cahit Sıtkı 35 yaş şiirinde yolun yarısı eder diyor ama yolun sonuna gelmişti. O da ölüm korkusuyla yaşıyordu o yaşına kadar ama anlamıştı o da ölümün de gerekli olduğunu. Ancak ne diyor şiirinde;

Geç farkettim taşın sert olduğunu.

Su insanı boğar, ateş yakarmış!

Her doğan günün bir dert olduğunu,

 

İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

Buradan anlayacağımız, önemli olan ölmek değil ölmeden önce öleceğini bilerek hareket edip her şeyin farkına vararak yaşamaktır. İnsanlar için, kendin için, ailen için bir şeyler yapmak ve bir eser bırakmaktır. Yoksa Mevlana’nın dediği gibi ölüm günü değil düğün günü, sevgiliye kavuşma günüdür o gün.


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.