DEDAŞ
sur yapı
  • 19.06.2017
Halil Koçakoğlu

Halil Koçakoğlu

              NEREDE O ESKİ RAMAZANLAR?

Her ramazan ayında aynı terane: “Nerede o eski ramazanlar…” Yediden yetmişe herkes ağız birliği etmişçesine aynı şeyi tekrarlayıp duruyor: “Nerede o eski ramazanlar…”  Nasıl oluyor da yirmili yaşlarında biriyle yetmişli yaşlarında biri eski ramazan özlemi yaşayabiliyor. Yirmili yaşlarında biriyle yetmişli yaşlarında birinin eski ramazan özleminin hangi zaman dilimine isabet ettiği de ayrı bir muamma.

Eski ramazanlar söylemi nasıl olduysa bizim toplumun belleğinde önemli bir yer tutar. Her ramazan ayında bu eski döneme ait bir şeyler söylenmese ramazan tam anlamıyla idrak edilmeyecek sanırım. Her şeyin daha saf daha temiz olduğu bir eski zamandan bahsedilip durulur hep. Tüm memleket eski ramazanlarda iftar sonrası Feshane’de, Direklerarası’nda türlü eğlencelere katılmış gibi anlatılır. Renkli macun yiyip kantolar eşliğinde eğlenilmiş, Karagöz ve Hacivat izleyerek sahur vaktine gelinmiştir sanki.

Bu açıklamaların arka planında eskiden daha iyi ve saftık edebiyatı yatıyor. 

Açıkçası bana çok da samimi gelmeyen bir söylem bu. Eskiden daha samimi daha iyiydik düşüncesi yine iyi ve samimi olalım çağrısını içinde barındırıyormuş gibi görünse de işin pratiği tam tersini söylüyor. Sadece “Nerde o eski ramazancılar” değil genelde insanların eski zamanları daha temiz ve saf görmeleri çok da mantıklı bir yaklaşım değil.

Özellikle Avrupa’nın insanı ekonomik bir varlık olarak tasavvur edip, dünyayı bir pazar, insanları ise müşteri olarak dizayn etmesi, toplumların ancak rekabet ederek daha mutlu bir hayat yaşayabileceklerine dair bir algı oluşturması sürekli bir kovalamaca hali yaşayan insanlığa eskinin o yavaş ve kendi halinde hallerini özletiyor sanırım.

Fakat bundan iki üç bin önce yazılmış kitaplara dönüp baktığımızda da örneğin: Mısır’ın Ölüler Kitabı, Hind’in Vedalar’ ı, Upanişadlar’ı veya semavi dinlerin vahye dayalı ilahi kitapları insanlığa vicdan sahibi olmanın, iyiliğin, doğruluğun ve dürüstlüğün erdeminden bahsederken bunun aksine davranan insanın lanetlendiğinden dahası sonsuz bir şekilde cezalandırılacağından bahsettiklerini görürüz. Dünyadaki ahlaki yapının çöktüğünü ve insanların gün geçtikçe kötü olduklarından şikâyetçi olunduğunu görürüz.  Buradan da anlaşılacağı gibi eski dediğimiz yaşantılarda da saf ve temiz olma problemi vardı.  Aslında insanoğlu bugün ne ise dün de o idi. Bugün en çok şikâyet ettiğimiz ahlaki dejenerasyon geçmiş toplumların da en önemli sorunlarından biriydi. Fakat bugünün insanlığı geçmişe oranla vicdani kirlilik konusunda geçmişe kıyasla daha sistemlidir. Vicdansızlık oldukça görünür şekilde tüm satha yayılmış durumdadır.

İlahi bir gücün kendilerini sürekli gözetleyip, onlar hakkında raporlar yazan ve bu raporları günü geldiğinde değerlendirerek ceza veya ödül veren bir İlah’ın varlığı; geçmişte en azından sıradan insanlar için hem bir güvenli alan oluştururken hem de onlara bu dünyada daha iyi insanlar olmalarını gerek tehdit gerek ödüllendirme vaadiyle salık vermesi muhakkak ki insanlığı daha saf ve temiz tutuyordu. Ancak bugünde olduğu gibi geçmişte de gücün sahibi olanlar için öte tarafta ödüllendirilme veya cezalandırılma çoğu zaman sadece aklın köşesinde esnetilebilecek bir söylem olarak kalıyordu.

 

Bugün ise güce göreceli olarak daha çok insan ulaşabiliyor. Dahası insanoğlu tüm çaresizliği veya güçsüzlüğüne rağmen hayatının bazı anlarında farklı güç merkezleri oluşturabiliyor. Bu güçlü anlar ise sıradan insana dünya sonrası hayatını da bir şekilde bu güçle kurtarabileceği hissi uyandırıyor.

Bu duruma nasıl geldik?

Amansız hastalıkların tedavilerinde ulaşılan başarılı sonuçlar, organ nakilleri, doğal afetlere karşı insanın artık daha cesaretli olması, doğada gizem olarak bilinen birçok olgunun mantıklı gerekçelere bağlanması, her gün uzak gezegenlerle ilgili gelişmelerin yaşanması, en uzak köşelerin sadece saatlerle ölçülebilen bir mesafeye indirgenmesi, iletişim teknolojilerindeki müthiş gelişmeler insanoğlunu kader anlayışından uzaklaştırıyor. İnsan artık kendi kaderini kendisinin çizebildiği bir dünya hayal ediyor. Bu anlayış her şeye gücü yeten bir tasarımcının varlığına olan inancı en azından şimdilik yok etmese de akılların bir köşesinde azaltıyor.  İnsanlık için Avrupa’nın Aydınlanma Dönemi’nde geliştirdiği doğanın efendisi olma söylemi reel hale geliyor.

Bununla birlikte piyasa anlayışının dünyaya hâkim olması insanları birbirlerine üstün gelmesi gereken rakipler olarak lanse etmesi mutlak tasarımcı anlayışını zayıflatıyor. Çünkü rekabeti en sert haliyle yaşayan insan, umudunu soyut bir tasarımcı yerine somut bir şekilde var ettiği kendi gücüne bağlamak istiyor. Gücü eline alan her insan için öteki alt edilmesi gereken bir varlık oluyor. Eskiden sadece karnını doyurmak, güvenli bir barınak elde etmek insanın ilahi bir güce tapınması için yeterli bir sebepti. Oysa günümüz insanı için dünyanın bir köşesinde hala açlıktan susuzluktan ve barınamamaktan dolayı ölen insanların varlığına rağmen karnının doyması ve barınma ilahi bir güce tapmak için yeterli bir nimet değil. Güçlü olan her insan eskiden ilahi gücün alanında olan olaylara ve olgulara da müdahil olmak istiyor. Sürekli kazanmak isteyen insan için ilahi güç hayatın işleyişinden ötelenirken yetkileri ve gücü sınırlandırılmış bir sembol olarak her olasılığa karşı zihinlerde tutuluyor.   

Kısacası insanoğlu inanıyormuş gibi yapıp inanmıyor. İnsanoğlu artık  hayatını ilahi bir gücün varlığı ile şekillendirmiyor. Günlük hayatında alması gereken kararları piyasanın gereklerine göre alıyor. Geçmişin ilahi gücünün yerini siyaset, politika ve ekonomi almış durumda. Bu kavramların ise insani değerler dediğimiz doğruluk, dürüstlük, hoşgörü, duygudaşlık, adalet gibi kavramlarla çok da iyi anlaştığı söylenemez.

Cevap bekleyen onlarca soru var aslında: Vicdan, iyilik, kötülük, adalet, doğruluk, dürüstlük gibi kavramlar insan ile birlikte mi var olmuştur; yoksa bu kavramlar insanlardan bağımsız bir şekilde insanoğlunu da aşan kavramlar mıdır?

Belki de en önemli soru: İnsan nedir?


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.