DEDAŞ
sur yapı
  • 08.08.2016
Halil Koçakoğlu

Halil Koçakoğlu

Kırmızı Pazartesi

 Kolombiyalı ünlü yazar Gabriel Garcia Marquez’in unutulmaz eserlerinden birinin ismidir Kırmızı Pazartesi. Yazar küçük bir çocuk iken şahit olduğu cinayeti anlatır eserinde. Romanın kahramanı Santiago Nasar işleneceği tüm kasaba halkı tarafından bilinen bir cinayetin kurbanıdır.  G.G. Marquez eserinde kasaba halkının işleneceğini bildikleri bir cinayeti görmezden, bilmezden geldiklerini anlatır. Yazar toplumun psikolojik çözümlenmesini yaptığı eserinde bu cinayeti tek bir kişinin değil toplumun gerçekleştirdiğini anlatmaya çalışır.  

Yaşadığımız günler bana birazda ülke olarak kaderimizin Santiago Nasar’a benzediğini düşündürtüyor. Herkesin olacağını bildiği ama bilmiyormuş gibi yaptığı bir durum yaşadığımız. Son günlerde medyaya yansıyan mağduriyet hikâyeleri yaşadığımız tehlikenin sinsi ayak izleri gibi.

Toplum olarak olayları sadece göründükleri şekliyle değerlendirmeye, sunulduğu kadarıyla anlamaya çalışan bir yapımız var. Olayları analiz ederken bizi gerçeklere ulaştıracak argümanları şüpheci bir gözle değerlendirip aklın süzgecinden geçirmek yerine yüzeysel bir bilgi ile inanmayı seçiyoruz. Evet, inanıyoruz biz. Aklımızla, mantığımızla sorgulamıyoruz. Düşünce metodumuz mantık üzerine kurulu değil daha doğrusu öyle bir metodumuz yok. Biz adıyoruz kendimizi. Duygusal bir toplumuz biz. Olaylara yaklaşımımız hep duygular üzerinden olduğu içinde göz göre göre gelen tehlikelere karşı “mış” gibi yapıyoruz.

Oysaki kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’in ilk ayeti “oku”. Düşünmek, akletmek üzerine onlarca ayet var. Her Cuma hutbesinin sonunda ilk önce Arapçası ve ardından Türkçesi okunan Nahl suresinin doksanıncı ayetinin sonunda şu denir: O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.

Peki, biz niye düşünmemekte ısrar ediyoruz?  Niye adanmışlık duygumuz mantığımızın önüne geçiyor?

Belki de geçmiyordur.

Belki biz öyleymiş gibi yapıyoruz. 

Belki de düşünüyoruz ve düşündüklerimiz bizi hoşumuza gitmeyen bir yerlere getirdiğinde ikilemden kurtulmak için duygusal insanlarız yalanına sığınıp tüm sorumluluklarımızı iyi niyetli duygularımızın sırtına yüklemeye çalışıyoruzdur. Şark kurnazlığını, köylü cingözlüğünü duygusalız yalanı ile kamufle etmeye çalışıyoruzdur. Duygusallık güya bizim iyi niyetliliğimiz, saf yürekliliğimiz.

Peki, bize duygusallığın sadece iyi niyetli olma, saf yürekli olma hali olduğunu kim söyledi? Duygusal olma nefreti, hainliği, kindarlığı, ikiyüzlülüğü, öfkeli olma halini de içine alan bir durumdur. Bu durumda şunu sormamız lazım kendimize: Duygusal bir toplum olarak biz kararlarımızı hangi duyguya göre alıyoruz?

İbn Haldun coğrafyanın insanın kaderi olduğunu söyler. Çevremizdeki ülkelere nispeten iyi bir kadere sahip olduğumuz söylenebilir. Yediği darbelere rağmen yıkılmayan ve son hain darbe girişiminden de güçlenerek çıkan bir demokrasimiz var. Seçilmiş bir hükümetimiz ve cumhurbaşkanımız var. Hiç yoksa tankın, topun önüne hiçbir hesap gütmeden kendini atan bir avuç insanımız var. Parti, hizip gütmeden yan yana gelerek aynı istekleri haykıran milyonlarca insanımız var.

Tek eksiğimiz bilimsel düzeyde düşünme metodumuzun eksikliği. Olayları şüpheci bir yaklaşımla, heyecana kapılmadan, soğukkanlılıkla analiz etmeliyiz. Birbirimizle tartışarak düşüncelerimizi geliştirmeliyiz. En önemlisi duygusalız diyerek menfaatimizin her şeyden daha önemli olduğunu düşünmeden vicdanımızla karar vermeliyiz. 


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.