Metrolife
Celal Çİftçi Aslml
  • 09.01.2015
Halil Koçakoğlu

Halil Koçakoğlu

Ege: Kalimera

   Efsaneye göre Atina kralı Aegeus, yarı insan yarı boğa Minotaur’u öldürmesi için oğlunu görevlendirir. Görevini başarıyla gerçekleştirirse dönüşte gemisine beyaz bayrak takmasını aksi bir durumda ise siyah bayrak takmasını söyler. Kralın oğlu görevini başarıyla tamamlamasına rağmen zafer sarhoşluğuyla gemisine siyah bayrak asarak Atina’ya döner. Bunu gören kral üzüntüsünden denize atlayarak intihar eder. Atinalılar bu olaydan sonra buraya Ege Denizi anlamına gelen Aegeus Pontos demeye başlarlar.

    Efsanenin ne kadar gerçek olduğu bilinmez ama Ege Denizi önümüzde masmavi kucağını açmış bir şekilde bizi bekliyordu. İlk rotamız Patmos Adası. Gemi Kuşadası’ndan ayrıldıktan yarım saat sonra sağ tarafımızda kalan adanın Sisam (Samos) olduğu söylendi. Samos, Pisagor’un doğup büyüdüğü ada. Ünlü teoremin sahibi olan Pisagor’a göre sayılar evrenin yasasıydı. Bu yüzden her sayının önemli bir anlamı vardı. Bir sayısı Bütün varlıkların değişmez ilkesi ve ebedî kaynağı, sarsılmaz ilkesidir. İki sayısı dişiliği ve doğanın bu dişilikten geldiğini ifade eder. Üç sayısı uyum ve düzenle maddenin içerdiği üçlü öğeyi temsil eder. Bu sayı, başlangıcı, ortası ve sonu olan ilk rakamdır, yetkin bir sayıdır. Dört tanrısal gücü simgeler ve adaletin de simgesidir. Beş sayısı evliliğin simgesidir. Altı organik ve hayati varlıkların türlü şekillerini gösterir. Burada dişilik ilkesi olan (2), erkeklik ilkesi olan (3), mutlak (1) ile birleştiği için soyların devamını da gösterir. Yedi sayısı kritik sayıları temsil eder. Örneğin, yedi günlük, yedi aylık ya da yedi yıllık dönemlerin varlıkların gelişiminde baskın rolleri vardır. Sekiz sayısı akıl, ahlâk ve erdemin temsilcisidir. Dokuz sayısı dört sayısı gibi adaleti temsil eder. On yetkin bir sayıdır. Her şey ondan çıkar. Yaşamın ilkesi ve yol göstericisidir. Tanrısal özellikler taşımasına rağmen insanidir de.

 

  Pisagor’u, sayıları ve Sisam Adası’nı arkamızda bırakarak Ege’nin içlerine doğru ilerliyoruz. Püfür püfür esen rüzgâr ağustos sıcaklığını bize hiç hissettirmiyor. Geminin sahanlığında denizin enginliğini seyrede seyrede Patmos’a varıyoruz. Çok küçük bir ada burası. Gemi açıkta demirliyor. Teknelerle limana taşınıyoruz. Adadaki yapıların dış duvarları beyaz boyalı. Kapı ve pencereleri ahşap ve tek renk. Bir evin kapı ve pencereleri mavi ise diğer evin kırmızı veya yeşil. Bu düzen daha sonra gideceğimiz diğer Yunan adalarında da aynı. Bu durum muhteşem bir estetik kazandırmış adalara.

   Limandan çıkıp yolun karşısına geçiyoruz. Ben böyle yolculuklarda turistlere yönelik mekânlara değil oradaki halkın yaşadığı mekânlara dikkat ederim. Bakkal, kasap, fırın, taksi vs. beni daha çok ilgilendirir. Sıradan halk benim ilgimi çeker. Yunan’ı, Alman’ı, Çinli’si ancak o zaman benim için gerçek olur. Şehrin adını gösteren tabelalar benim için o şehri somut hale getirir. Cadde boyunca yürüdükten sonra sokaklara dalıyoruz. Daracık sokaklar, evlerden sarkan çiçeklerle rengârenk. Yukarılara doğru gittikçe sokaklar sessizleşiyor. Bazı bazı kapı önlerinde oturan Yunanlılar bizi gülümseyerek selamlıyorlar. Ara ara açık kapılardan evlerin içlerine bakmaya çalışıyoruz. Dantel işlemeli beyaz örtülerin fazlalığı dikkatimizi çekiyor. Yıllar önce bizim evlerimizde olduğu gibi televizyon, telefon sehpa üstleri beyaz dantel işlemeli bezlerle örtülmüş. Adanın sokakları sessiz, sakin ve tertemiz. Yukarılara çıktıkça deniz kendini daha çok gösteriyor. Yeşili çok olan bir ada değil burası.

    Patmos, Hristiyanlar için bir hac merkezi. Adanın en tepesinde bulunan bir mağarada Hz. İsa’nın Aziz Yuhanna’ya göründüğü söyleniyor ve adadan Yeni Ahit’te Kutsal Ada diye bahsediliyor. Adanın sokaklarını gezdikten sonra limanın yanında bulunan küçük çarşıya geliyoruz. Burası her turistik mekânda karşılaşacağınız hediyelik eşya dükkânları ve kafeteryalarla dolu. Bir de süpermarket var. Raflarda marketlerimizde gördüğümüz hemen her ürünü burada da bulabiliyoruz. Fiyatlar bizden çok farklı değil. Ada insanı sıcakkanlı, her ne kadar fiziksel görünümlerimiz birbirine çok benzese de tavırlarımızdan yabancı olduğumuzu anlıyorlar ve küçük gülümsemelerle selamlıyorlar sizi.

   Adanın küçük meydanında oturup soluklanıyoruz. Bu soluklanma bir süre sonra adanın sakinlerini daha rahat gözlemlemek için bir fırsat oluyor bize. Tavırlar, jestler, mimikler hep aynı. İnsan her yerde aynı insan.

  Gemiye geri dönüyoruz. Birazdan, ellerimizde çay adayı, denizi seyrediyoruz. Gemi hareket ediyor. Ada gittikçe ufalıyor ve bir süre sonra gözden kayboluyor. Akşam olmak üzere. Gemi güneye doğru yol alıyor artık. Rotamız Girit. Güneş parlak sarılığını kaybedip hüznün rengini alıyor. Yunanlı sanatçı Evanthia Reboutsika’nın “The Throne Room” adlı müziği kulağımıza çalınıyor. Kemanların insanı alıp uzaklara götürdüğü hüzünlü sesi piyano tuşlarıyla birleşince insanın ve hayatın ne kadar anlamlı olduğunu bir kez daha sezinliyoruz. İnsan hep böyle gezmeli. Hiçbir önyargı taşımadan başka insanları başka kültürleri tanımalı. İnsan denen o büyük ruhun  sadece bir parçası olduğunu hissetmeli.

 

   Güneş ufukta belli belirsiz bir lekeye dönüştü artık. Renkler silindi. Ege artık masmavi değil. İçleri ürperten bir rüzgâr da çıktı. İçeri girme zamanı geldi artık…  


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.