Novada
  • 30.10.2010
Dilek Çiftçi

Dilek Çiftçi

Hoşgörüden uzak bir toplum nasıl başarılı olabilir ki.

1999.17 Ağustos depremini bilmeyenimiz yoktur.

17 Ağustos depremi olduğun da hepimizin tek düşündüğü canımız kurtarmaktı. Sokaklar ana baba günüydü. Korku ise diz boyu. Ölümle burun buruna gelmiştik. Avukat komşumuzla bayan bayana depremi konuşuyorduk. Kendisi Selanikliydi. Korku ve endişeyle karışık biz bunu hak ettik dedi. Doğru Haklıydı da Yüce Rabbimiz yeryüzünü bir beşik gibi salladı ve depremle kendisini bize hatırlattı. Öyle bir hatırlatmaydı ki bu yerin altından çıkan o sesle de korku iliklerimize kadar işlemişti.

Dünya ise karanlık yıldızlar da üzerimize yağıyordu sanki…

Artçı depremler devam ediyor ve onca insan okul bahçelerinde ya parklarda veya sokaklarda kalıyordu. Sabah ezanı vaktinde camiler dolup taşmıştı. “Rabbim azabından, affına sığınırız”

Biz aciz kulların huyudur zaten, Rabbimizi hep dara düştüğümüz de hatırlarız. İstanbul da hayat felç olmuştu adeta. Gecelerce rahat uyku uyumadığımızı bilirim. Ama daha kötüsü:

Kocaeli, gölcük, İzmit, Adapazarı’nın durumuydu. Televizyon ekranların da ve tüm kanallar da harabeye dönen sokaklar, yıkılan evler, ağlayan kadınlar, biçare yavrular ve sayısız ölümlerle karşı karşıyaydık. Onlar orada ağlıyordu. Bizde ekran karşısın da onlarla birlikte ağlıyorduk. Gün birlik ve kardeşlik günüydü. Gün bir nebze de olsa yaraları sarma günüydü.

İhtiyaç listesi anons ediliyordu. Halksa seferberlik ilan etmişti adeta.

Temizlik malzemeleri giyim, battaniye vs. toplanıyor öyle ki genç kızlar ihtiyaç listesinde adı geçen çeyizlerindeki el emeği, göz nuru işlemeli havlularını bile benimde çorbada katkım olsun diyerekten, ihtiyaç sahiplerine gönderiyordu. İşte böyle bir fedakârlık…

Nitekim gölcükte, ada pazarında, avcılarda vs. yaşanan bir can pazarı vardı. Herkes oralara akın ediyor, halk, devlet, yardım kuruluşları bir hayat kurtarmak için saatlerce, günlerce hatta haftalarca çalışıyordu. Bunu yaparken de sen Türksün-Kürtsün, alevisin- sünnisin, sağcısın-solcusun kapalısın-açıksın diye bir ayrım yapmadan, bütün kesimlerin seferberliği ile canlar kurtarılmaya çalışılıyordu. Çünkü gün dayanışma ve kardeşlik günüydü. Gün birlik ve beraberlik günüydü.

Bugün ise hazin bir tabloyla karşı karşıyayız. Türkiye’nin gündemine baktığımız da Kürt açılımı, referandum olayı, başörtü-türban tartışması, şimdilerde ise Cumhuriyet resepsiyonun da türban engeli olur mu? Peki, bunu yapan kimler?

Tabii ki başörtüyü yahut diğer deyimiyle türbanı her alan da sorun haline getirenler.

Birde önüne gelen başörtü sorununu biz çözeceğiz diyor. Karşılıklı bir münazara, bir didişme almış başını gidiyor. Anlayacağınız herkes topu birbirine atıyor ama ortada bir icraat yok. Sorunu çözecek veya çözüm üretecek siyasi birlikte yok. Yokta yok.

Madem öyle ise neden yapamayacağınız şeyler için vaatlerde bulunuyor ve neden halkın ve devletin gündemini çözemeyeceğiniz meselelerle işgal ediyorsunuz.

Bana sorarsanız Türkiye bir kaosun içine sürükleniyor.

Biz böyle sen Kürtsün sen kapalısın sen alevisin, sen sağcısın, sen solcusun diyerek birbirimizi yerken, kardeşi kardeşe düşürenlere nasıl bölük –pörçük olduğumuzu kanıtlamış oluyoruz.

Bizleri paramparça etmek isteyenlerin ekmeğine yağ sürüyoruz.

Böyle yaparak birbirimizi sevmemiz gerekirken nefret etmeyi, her türlü görüş ve fikirlere saygı duymamız gerekirken birbirimizi rencide etmeyi marifetmiş sayıyoruz

Anlayacağınız ağlayacak halimize gülüyoruz.

Sonra da deprem örneği gibi bir felaketle karşılaştığımız zaman da birbirimize ne kadar haksızlık yaptığımızı anlıyoruz.

Bizler birbirimizin kardeş olduğunu unutuyoruz sanırım.

Hepimiz bu vatanın evladı iken, milli değerlerimiz aynı iken neyi paylaşamıyoruz?

Neyi biliyor musunuz? Kişisel özgürlükleri. Biz bize tanınan haklardan başkasının faydalanmasını istemiyoruz. Anlayacağınız bencilce bir tutum sergiliyoruz. Aynı iki kardeşin aynı oyuncağı paylaşamaması gibi…

Bizler birbirimizin haklarına saygı duymayı, en önemlisi birbirimizi sevmeyi öğrenseydik şuan bu konular karşımıza sorun olarak çıkmaz ve ülke gündemimizi de bu kadar meşgul olmazdı. Anlayacağınız her yönden kaybediyoruz ve kaybetmeye de devam ediyoruz.

Oysa bu vatan ve bu topraklar üzerinde doğup, büyüyen ve yaşayan her kişinin kimliklerinde T.C vatandaşı yazdığı müddetçe eşit haklara sahip olma hakkı, yaşama hakkı ve kendini dilediği gibi geliştirme hakkı olduğunu unutmamalıyız. Ben Kürt olsaydım, anam, bacım, kızım veyahut ben kapalı olsaydım,  yâda alevi olsaydım bu tutum ve davranışlarla karşı karşıya kalarak bendemi mağdur olacaktım diye empati kurmalıyız.

Dini, dili, ırkı ne olursa olsun. Hepimiz bu vatanın evladıyız. Tabiî ki eşit şartlarda da her hakka sahibiz. Kimsenin kimseyi ne ayırmaya ve nede kayırmaya hakkı yok. Yahut sen benim gibi düşünmüyorsun yâda benim gibi yaşamıyorsun diyerek birbirimizi dışlamak başlı başına bir yanlış zaten. Bizler birbirimizi sevmeyi kişisel hak ve hürriyetlerimize saygı duymayı öğrenmeliyiz.

Görüşlerimiz ve farklılıklarımız birbirimize saygı ve sevgi beslememize engel olmamalı.

Nitekim hoşgörüden uzak bir toplum nasıl başarılı olabilir ki.

Mehmet Akif Ersoy’un istiklal marşın da dediği gibi…

Hakkıdır hakka tapan, milletimin istiklal.

 

Esenlikle kalın.


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.