Celal Çiftçi

Celal Çiftçi

Herkes safını belli ediyor

Değerli Okuyucularımız…
Seçimler, körü körüne inanmalar sonucu meydana gelen yanlışlıklara gösterilen toplu tepkiler hayır ve şerrin birbirinden ayrılmasına vesile oluyor… Azda olsa diyorum; çünkü halen ne olduğunun farkında olmayan veya kendi safını net olarak belirtmekten kaçınan, yani şer odaklarından korkan kimseler, her ne kadar sesini çıkarmasa veya tarafsız gibi dursa da, sandık başına gittiğinde ne yapacağını çok iyi bilir. Zira bu gemi batarsa hepimiz batacağız. 
Kısaca; ülkemizin ve milletimizin geleceği, en önemlisi de İslam âleminin geleceği Türkiye'nin güçlü olmasına bağlı. Zira İslam düşmanları başta İngilizler olmak üzere bütün gayrimüslim devletler dinimizi yıkmak, beceremezlerse bizleri dinimizden soğutmak ve uzaklaştırmak için ellerinden geleni esirgemiyorlar.
İslam dinine bir şey yapamazlar, zira Allahu Teâlâ dinine sahiptir. Ancak bizler kendimize çok dikkat etmeliyiz. Zira dinimizi çok iyi öğrenmediğimiz ve uygulamadığımız müddetçe birileri ortaya atacağı fitnelerle aklımızı ve nihayetinde dinimizi ve ahretimizi çalırlar ki; Allahu Teâlâ Ümmeti Muhammed'i muhafaza eylesin. 
Misyonerler Hıristiyanlığı yaymağa, Yahudiler Talmûtu yaymağa, İstanbul'daki Hakîkat Kitâbevi, İslâmiyeti yaymağa, masonlar ise dinleri yok etmeğe çalışıyorlar. Aklı, ilmi ve insâfı olan, bunlardan doğrusunu iz'ân, idrâk eder, anlar. Bunun yayılmasına yardım ederek, bütün insanların dünyâda ve âhıretde se'âdete kavuşmalarına sebeb olur. İnsanlara bundan dahâ kıymetli ve dahâ fâideli bir hizmet olamaz. Bugün Hıristiyanların ve Yahudilerin ellerindeki Tevrât ve İncîl denilen din kitâblarının, insanlar tarafından yazılmış olduklarını kendi adamları da söylüyor. Kur'ân-ı Kerîm ise, Allahü Teâlâ tarafından gönderildiği gibi tertemizdir.
Bütün papazların ve hahamların, Hakîkat Kitâbevinin neşretdiği kitâbları dikkat ile ve insâf ile okuyup anlamağa çalışmaları lâzımdır.
İngiliz casusu Hempher diyor ki;
-    Devletimiz, Hindistan, Çin ve Ortadoğu'daki sömürgelerini idaremizin altına alabilmek için çok faal ve başarılı bir politika tatbik ediyor. Burada iki şey mühimdir:
1- Elimize geçmiş yerleri elimizde tutmaya çalışmak,
2- Elimize geçmemiş yerleri ele geçirmeye çalışmak.
Sömürgeler bakanlığı, bu iki vazifeyi ifa etmek üzere, bu devletlerin her biri için, birer komisyon teşkil etmiştir. Vazifeye başlayınca, bakan bana itimat etti ve Doğu Hindistan şirketinde bir vazife verdi. Bu, görünüşte bir ticaret şirketi idi. Fakat asıl vazifesi, Hindistan'ın büyük ve geniş topraklarına hakim olmanın yollarını araştırmaktı. Hükümetimizin, Hindistan için hiç endişesi yoktu. Zira Hindistan, değişik milletlere, ayrı dillere ve zıt çıkarlara sahip bir ülkeydi. Çin'den de pek korkumuz yoktu. Çünkü, Çin'e hakim olan Budizm ve Konfüçyüs dinlerinin canlanmasından korkulmuyordu. Zira bunlar, hayatla hiç alakalanmayan, iki ölü din idi. Binaenaleyh, bu iki ülke halkında vatan sevgisinin olması, çok uzak bir şeydi. Bu iki ülke, biz İngiltere hükümetini rahatsız etmiyordu. Fakat ilerde olabilecek hadiseleri de gözümüzden uzak tutmuyorduk. Binaenaleyh, bu ülkelerde tefrika, cehalet ve fakirlik, hatta sari hastalıkları yaymak için, uzun vadeli planlar yapıyorduk. Bu iki ülke halkının âdetlerini taklit ederek, niyetlerimizi rahatça gizleyebiliyorduk.
İslam memleketleri son derece rahatımızı bozuyordu. Hepsi de, lehimize olmak üzere, Hasta Adamla [Osmanlı devleti ile] bir kaç anlaşma yapmıştık. Sömürgeler bakanlığının tecrübeli adamları, bu hastanın bir asırdan az bir zaman zarfında can vereceğini söylüyorlardı. Ayrıca, İran hükümeti ile de, gizlice bir kaç anlaşma yapmış ve bu iki ülkeye, mason yaptığımız, devlet adamlarını yerleştirmiştik. Rüşvet, kötü idare ve din bilgisi noksan idarecilerin, güzel kadınlarla meşgul olup, vazifelerini unutması, bu iki ülkenin belini kırdı. 
Fakat bütün bunlara rağmen, şu sayacağım sebeplerden dolayı, yaptıklarımızın beklediğimiz neticeyi vermemesinden endişe ediyorduk;
1- Müslümanlar, İslam'a son derece bağlıdır.
2- İslamiyet, bir zamanlar, idare ve hüküm dini idi. Müslümanlar da, azizdi. Bu efendi insanlara, şimdi siz kölesiniz demek zordur. İslam tarihini kötüleyip, Müslümanlara, bir zamanlar elde ettiğiniz izzet ve itibar, bazı şartlar icabıydı. O günler gitti, bir daha geri dönmez, dememiz de mümkün değildir.
3- Osmanlı ve İranlıların, yaptıklarımızın farkına vararak, planlarımızı bozup tesirsiz hâle getirmelerinden çok endişe ediyorduk.
4- İslam âlimlerinden son derece rahatsızdık. Çünkü İstanbul ve El-ezher âlimleri, Irak âlimleri, Şam âlimleri, emellerimizin önünde aşılmaz engellerdi.
Bir toplantımıza, Bakanın kendisi, büyük papazlar ve bir kaç da uzman katılmıştı. Yirmi kişiydik. Üç saatten fazla süren bu toplantıda, hiçbir neticeye varılamadı. Fakat bir papaz şu sözleriyle bizi cesaretlendirdi:
“Endişelenmeyin! Çünkü Hıristiyanlık, ancak 300 yıl zulüm çektikten sonra yayıldı. Umulur ki Mesih, gayb âleminden bize nazar edip, 300 yıl sonra da olsa, düşmanlarımız olan Müslümanları merkezlerinden çıkarmayı nasip eder. Biz kuvvetli bir inanç ve uzun bir sabırla silahlanmalıyız! Hükmü elimize geçirebilmek için, bütün vasıtaları elde edip, bütün yolları denemeliyiz. Hıristiyanlığı, Müslümanların arasında yaymaya çalışmalıyız. Asırlar sonra da, neticeye varabilirsek, çok iyidir. Zira babalar çocukları için çalışır.”
1710 yılında Sömürgeler bakanı beni, Müslümanları parçalamak için gerekli ve yeterli bilgileri toplamak ve casusluk yapmak üzere, Mısır, Irak, Hicaz ve İstanbul'a gönderdi. Aynı tarihte ve aynı vazife ile bakanlık canlılık ve cesaret dolu dokuz kişiyi daha vazifelendirdi. Bize lazım olabilecek para, bilgi ve haritanın yanında bir de, devlet adamlarının, âlim ve kabile reislerinin isimleri bulunan birer fihrist verildi. Hiç unutamıyorum! Sekreter ile vedalaştığımızda, bize demişti ki:
“Devletimizin geleceği başarınıza bağlıdır. Onun için, var kuvvetinizle çalışmalısınız.”
İslamiyet'in hilafet merkezi olan İstanbul'a doğru, denizden yola çıktım. Asıl vazifemin yanında, bir de ek olarak, orada Türkçe'yi çok güzel bir şekilde öğrenmem gerekiyordu. Zaten daha önce Londra'da epey Türkçe ve Arapça ve Farsça öğrenmiştim. Fakat bir lisanı öğrenmek başka, o lisanı ülkenin halkı gibi konuşmak başka şeydi. İnsanların benden şüphe etmemeleri için, Türkçe'yi bütün incelikleriyle öğrenmem gerekiyordu.
Benden şüphe ederler diye endişem yoktu. Zira Müslümanlar, müsamahakâr, açık kalbli ve iyi niyetlidir. Onlar bizim gibi, şüphe edici değildir. Kaldı ki, Türk hükümeti, o zaman casusları yakalayabilecek örgüte malik de değildi.
Çok yorucu bir yolculuktan sonra İstanbul'a vardım. İsmimin Muhammed olduğunu söyledim ve camiye gitmeye başladım. Müslümanların temiz ve itaatkâr oluşları çok hoşuma gitti. Bir ara kendi kendime: “Bu masum insanlarla neden savaşıyoruz? Mesih efendimiz, bize bunu mu emretti?” dedim. Fakat ben hemen bu şeytani düşünceden dönüp en güzel bir şekilde, vazifemi yerine getirmeye karar verdim……” diye devam ediyor.
(Kitabın tamamı www.hakikatkitabevi.com adresinden okunabilir ve temin edebilir.)
İşte; dünya devletlerinin birçoğu Başkanlık Sistemi ve hatta Krallık ile idare edilirken, idarelerinde iki başlılık olmadığından hep kalkınmışlar ve kalkınıyorlar. Bizim ülkemizde ise Başkanlık Sistemine geçmemiz her ne hikmetse engellenmeye çalışılıyor. Bırakın kardeşim; Türkiye'de de Başkanlık Sistemi olsun ve Devlet Başkanı ekibini kurup çalışsın.
Nasıl olsa hiç kimse baki değil ki…
Hele Başkan olacak kişi de halkın oyu ile ve yarısından fazlasının oylarını alarak seçilecekse niye daha yaygara çıkarılıyor.Şunu hiç unutmayalım; “Layık olduğumuz başımıza gelir”. Biz düzgün insanlar isek, seçeceğimiz kişi de düzgün olacaktır. Aksi durumda zaten layığımızı bulacağız.Haydi Bismillah deyip, Başkanlık Sistemine onay vereceğimiz 2019 yılı seçimlerine kendimizi şimdiden hazırlayalım. O günü kadar araştırmalarımızı, incelemelerimizi, güvendiklerimizle istişarelerimizi devam ettirelim.


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.