Metrolife
Novada

İlah ve ulûhiyeti, saygı duyulan, kabul edilen, üstün tutulan, vazgeçilmez olarak kabul edilen olarak tarif edebiliriz.

İnsanlar olarak, birçok değere saygı duyabiliriz. Allah’a, amirimize, Atamıza, hocamıza, dostlarımıza ve daha birçok kişiye, ikili ilişkiler içinde olabiliriz. Sever ve sayabiliriz. Bunun hiçbir sakıncası yoktur. Önemli olan, bunca değerler arasında kendini vazgeçilmez olarak hissettiren güç nedir? İşte o insanın ilahıdır. Vazgeçilmez olarak kimi görüyorsak, ilahımız odur.

Gerek maddi menfaat, gerek sosyal konum, gerek psikolojik baskılar, gerekse zalim yönetimlerin hapis tehditleri neticesinde, tercihe zorlanmamız anında mesele çözümleniyor. Tercihler inancımızı belirliyor, neyi tercih edersek o bizim dinimiz ve ilahımız olmaktadır.

Sevgili dostlarım! Ulûhiyet konusu o kadar kapsamlı ve hayatın her alanını sarmalamıştır ki, bu kavramı ki bir çırpıda anlatmak imkânsızdır. Kuran-i Kerim de bu konu birçok vesilelerle açıklanmıştır ilah kavramı imanın özünü teşkil ettiğinden, bu konu özerinde hassasiyetle durulmuştur. bu anlaşılmadan imandan bahsetmek mümkün değildir.

Yaşamı bir anda anlatmak mümkün olmadığı gibi, yaşamın her alanını kapsayan ilah kavramını da hemencecik anlatmak mümkün değildir. Ciddi manada başlı başına bir konu ve kitap olarak ele almak gerekir. Biz burada kısada olsa müminin tevhidi kuşanabilmesi ve bu tevhidi kuşanma anında, tevhidi bozucu marazlardan ve parazitlerden korumak için, ilah kavramından bahsetmeyi uygun bulduk,

Allah’ın yerin göğün hâkimi, bunları düzenleyen ve bu hususta hüküm buyuran ilah olduğu, bu kâinatı yaratan ve işleyişini düzenleyen ilah olduğu, insanları ana rahminde şekillendiren, yaşamları için uygun zemin hazırladığı gibi, yeryüzüne doğumla yönlendiren ve yeryüzünüzde hâkimi olması itibariyle, kullarının arasında ihtilafı kendi hükümleri ile çözüme kavuşturma itibariyle de ilah oluşu, 

Şimdi ilahı bu sıfatlarıyla görmekteyiz.

Kişi ya Allah’ı ilah edinir, kurtuluşa erişip iki dünya da aziz olur, ya da gerek kendi nefsinin esiri olarak, düzmece inançlara tabi olup felakete duçar olur, yâda yeryüzünde Allah’a kafa tutarcasına, Allah’ın insanların dünya ve ahret sahadetleri için inzal ettiği ilahi emirleri beğenmemezlik ederek yasa çıkarır, ilahlık taslarken de felaketini hazırlar.

Bakınız yüce rabbimiz ilahi emirleri hiçe sayan bedbahtlar hakkında neler buyurmaktadır. (Tin suresi:7-8) “o halde sana dinini yalanlatan nedir. Allah hâkimlerin hâkimi değil mi?” burada din, hüküm hâkimiyet, yönetim hakikat düzen gibi manalarına gelmektedir

Rabbimiz, İslam dinini din olarak kabul etmeyen, dinin hükümlerine uymayan, dinin kurallarını beğenmeyen, emir buyurduğu şeriat düzenini kabul etmeyen, onu 1400 yıl önceden kalmış nizam ve sistem olarak kabul edip, yürürlüğe sokmayan, oradan buradan derme çatma, toplama kanunları, kendi yanlarında uydurdukları kanunlarla harmanlayarak insanlara dayatan kişi ve toplulukları azarlamaktadır.

Dini size yalanlatan nedir ki, İslam dininin emirleri devlet nizamı olarak kabul etmiyor da, sapıklığa düşüyorsunuz diye. Şöyle bir etrafınıza bakarsanız, İslami din olarak, sistem olarak, nizam olarak yönetim şekli olarak kabul etmeyen ülkeleri göreceksiniz. İçinde bulunduğumuz anakarayı işgal eden yönetimin, İslam dini ile ne kadar alakadar olduğunu da göreceksiniz.

Allah hâkimlerin hâkimi değil mi ki, ? Allah in nizamı en güzel nizam değil midir ki, ? Allah’ın şeriatını, kanunlarını ve yasalarını beğenmiyor da, başka yerlerde çareler arıyorsunuz.

Bu arada yeri gelmişken, hatırlatmalıyız, tevhidi kazanmak isteyen insanların, tevhidi inanışları bozacak olan her türlü şirk ten kendilerini muhafaza etmeleri gerekir.

İçinde bulunduğumuz anakarada, mevcut olan yönetim şeklinin, kendi yasalarında da ifade edildiği gibi, TC. Devleti, İslami olmayan, İslam ile yönetilmeyen anayasanın bir kısmının dahi İslam dininin kurallarına göre düzenlenmesine müsaade edilmeyen, laik sosyal ve bir hukuk devletidir.

Böyle bir arzunun teklif edilmesi dahi suç olarak kabul edilmesi, içinde bulunduğumuz durumu daha da netleştirmektedir Ve bu devletin ana sahiplerinin de bu ülke İslam ülkesidir diye bir söylem ve düşünceleri de yoktur. Bunu bilmek için çok âlim olmaya gerek yoktur. İnsan olan bunu bilir.

Peki, hal böyle iken namaz kılıp, kıldırıp, dindar olduklarını söyleyen, oruç tutup Müslüman olduklarını söyleyen, hacca gidip mümin olduklarını söyleyen biz Müslümanlara ne oluyor ki, hala bu sistemi İslam sayıyor tabı oluyor ve kuyruğunda sinek olmaya can atıyoruz.

Bu sistemin kendi derdi ve düzenlemeleri olan kimi değişikliklere, taraf olmaya can atıyor ve bunu dini bir görev olarak addediyoruz. Hala neden din ile zerre kadar alakası olmayan ve bu durumu, kendisine dert etmeyen sistemin bekası için dualar ediyoruz.

Hala neden bu sistemin vazgeçilmez unsuru olan, demokrasinin olmazsa olmazları arasında olan siyasi partilerin içinde bulunmayı ve bu durumda efor sarf etmeyi dini gereksinimlerimizde görüyoruz. Müslüman bir adamın dinsiz bir devletin dinsiz bir faaliyetinde rol alması ve bu uğurda emek sarf etmesi ne kadar İslami bir düşünceye uygun olabilir ki.

Yıllardan beridir, Müslüman kesim o parti senin bu parti benim, yo sen bu partidensin hainsin, yok sen satılmış Amerika uşağısın, yok sen masonsun komünist, sosyalist sol düşüncesindesin, yok sen faşist bir partidensin diyerek birbirlerine olamadık nahoş sıfatlar yükleyerek birbirlerini alçaltıyorlar

Nahoş sıfatlarla birbirlerini karalamaya çalışanlar, birbirlerinin kirli çamaşırlarını deşifre ederek, insan onuruna yakışmayan işler içinde rol alanlar kime hizmet ettiklerini sanıyorlar? Şu veya bu partiden olmak ne fark eder ki? Hepsi de bu düzenin müsaade ettiği çerçeveler içerisinde faaliyetler göstermiyorlar mı?


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.