![]()
İkst.FERİDUN ÖNCEL
|
"İnsan haklarında sınıfta kaldınız!..”
“Basın özgürlüğünü tesis edin!..”
“Türk demokrasisi çağın gerisinde!..”
“Tutuklulara, mahkumlara iyi davranmıyorsunuz!..”
Heyet heyet gelip incelelemeler yaparlardı.
Canlarının istediği dernekle görüşür, canlarının istediği cezaevine girer, canlarının istediği şehrimizi gezer, canlarının istediği gibi beyanat verirlerdi.
Büyükelçiler bile ağızlarına geleni söyler, bizi millet veya devlet olarak yerin dibine batırırlardı.
“Bizim” gazetelerimiz de onlara çanak tutarlardı. Ne Ermenilere soykırım yapmamız kalırdı, ne Kürtleri asimile etmemiz, ne işkenceciliğimiz, ne hukuksuzluğumuz…
Kendi ülkemizde parya muamelesi gördüğümüz çok olmuştur, hatırlarsınız…
Ben çok iyi hatırlıyorum. Hatta hiç unutmuyorum. Bu Avrupalıların buz gibi memleketlerini de hiç sevemedim, buz gibi kalpler taşıyan siyasetçilerini de…
Ne aydın geçinenleri tek yüzlüdür, ne de gazetecileri… Yüzlerine baktığınızda bir başkalar, arkanızdan başka oluyorlar nedense. Söz verip tutmadıkları, bir dediklerinin öbürünü tutmadığı da vaka-i adiyeden meseleler…
Görüntüleriyse ilginç: İnsan hakları savunucusu, insan merkezli yaşayan bir kültür…
Ne kadar doğru?
Bana sorarsanız, hiç…
Başkalarının emekleri, hakkı, yer altı veya üstü zenginliğinin istismarı ve sömürüsüyle kurdukları o ahım-şahım kurum merkezleri, şirket ofisleri, medya towerlarında asla burnundan kıl aldırmayan tavırlarıyla başkalarını insan hakları ihlaliyle suçlarlar…
Tamamen hırsızlıkla oluşturdukları servetleriyle övünüp dururlar.
Daha doğrusu eskiden böyleydiler. Artık maskeleri düşmüş durumda…
Gazete haberleri, televizyon görüntüleri ortada. Krizle birlikte gerçek yüzlerini görmeye başladık nihayet onların.
Sizde izlemiş veya okumuş olmalısınız, sokak ortasında yatan kriz mağduru evsizler soğuktan tir tir titriyor…
Ekmek bulamayan işsiz kriz mağdurları yol kenarlarında ayazdan donarak teker teker ölüyor. Sonra ne mi oluyor? Cesetleri sokak ortasında kalıyor. Bir belediye görevlisi gelip de cesedi alana kadar yoldan geçen beyzadeler ve hanım evlatları onlara bakmadan yollarına devam ediyor.
Ellerinde çantalarla kendi derdine düşmüş olanlar, şirketlerini büyütme veya hiç olmasa küçültmeme, karlılığını daha da artırma amaçlarından taviz vermiyorlar. Baba evladına üç kuruşluk destek çıkmıyor.
Avrupa’nın gerçeği budur işte…
İşlerine geldiği gibi konuşup davranırlar, işlerine gelmediğinde ise hiçbir şey olmamış gibi devam ederler hayatlarına. Bir gün sıranın kendilerine geleceğinden de emin oldukları için kılları kıpırdamaz, yürekleri hoplamaz, ciğerleri yanmaz.
“Öldü mü?”
“Birisi gömer…”
“Aç mı?”
“Benim yapabileceğim ne var ki?”
Hayvanların haklarını bile savunan –ki öyle olmalı- Avrupa şimdi gerçeklerle yani sokak ortasında boylu boyunca yatan cesetlerle yüzyüze ve biz insan hakları ihlalleri yapıyoruz öyle mi?
İfade özgürlüğü kalmadı değil mi?
Dünyaya sırf derisinin rengi değişik diye Afrikalıları dağıtıp köleleştiren onlar değil miydi?
Afrika’daki elmas madenlerini kim işletiyor?
Mağrip ülkelerinin petrollerinin kontrolü kimde?
Canının istediği ülkeyi işgal eden Amerika’nın kurucu ırkları Avrupalı değiller miydi?
Libya, Tunus ve Mısır olaylarını mecburen bilenler, Afganistan, Pakistan operasyonlarını takip etmiyorsa da en azından Irak’ta nelerin yaşandığını bilmek durumunda. Sırada başka ülkelerin olduğunu da utanmadan söylüyorlar.
Peki beğenmedikleri ülkemizde durum nasıl? Bunun cevabını vermek için 2001 krizini hatırlamak yeterli sanırım.
En küçük bir toplumsal olay vuku bulmadan paranın bir günde dörtte bir alım gücüne düştüğü günleri hatırlıyorum. Dev gibi holdinglerin değerinin sıradan bir şirket miktarına düştüğü o günleri nasıl aşmıştık millet olarak?
Bulgurlar paylaşılmış, köylerden şehirlere un çuvalları taşınmış, olan olmayana neyi varsa vermişti. Ev sahipleri kiracılarını idare etmemişlerdi belki ama, senetler-çekler idare edilmişti. Bizim sokaklarımızda Ogünler de ceset kalmadı çok şükür bugün de yok.
Devletimiz var olsun ki, o zaman da kimsesize koşmuştu, şimdi de koşuyor…
Arjantin’de aynı dönemde krize girmişti ya, marketler yağmalanmış, analar-babalar dövülerek ellerinde ne varsa alınmıştı.
Avrupa başkasının bedeni ve kaynaklarının zenginliğini akıllı yatırımlara dönüştürerek yaşadığı yalancı ve aldatıcı zenginliğin sadece küçük bir dilimini kaybedinceyse yukarıda yazdıklarımız oldu.
Yazık, insanlık namına yazık.
Dünyanın fakirleriyle alay edenlerin şimdi küçük bir sarsıntıda dilenciye dönüşmüş olmaları ne kadar acı. Ancak şairin de dediği gibi “eden kendine ediyor…”
Biz de olanlardan payımızı aldık ve ülkemizi gittikçe daha da yukarılara taşıyoruz. Olan veya olduğu düşünülen eksikliklerimizi de kısa vadede düzelteceğimizden eminim. Şu kadarından şüphem yok ki, hakkımızda yazılıp çizilenler gibi kötü durumda olmadığımızı bizim kadar onlar da çok iyi biliyorlar. Türkiye dünyanın parlayan yıldızı olmayı bu alanda da hak ediyor.
Söylemeden geçemeyeceğim… Ne yazık ki, Avrupa’daki bu gidişin bize yani Türkiye’ye dokunacak bir ucu var. Ancak onu da bu yazıya kesip biçmeden, meramımızı tam ifade etmeden sığdırmak zor. Emin olun Avrupa’yı çok büyük bir tehlike bekliyor. Sadece Avrupa’yı mı? Hayır… Avrupa merkezli bu ateş, biz dahil dünyanın çok farklı coğrafyalarına düşmeye aday.
Biraz sabır lütfen…
Bir daha ki yazıda da onu işleyelim…
RSS | Künye | Bize Ulaşın | Gizlilik İlkeleri
Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz © 20010-2011, Tüm Hakları Saklıdır.
sanliurfaolay.com (Anadolu Ajansı) Abonesidir.
Görsel Tasarım:- Yazılım: OSMAN GÖRGÜN1337671267sn.











































