Novada
Detay Üst

Osmanlı’dan Günümüze Kadar Din Ve Devlet İlişkileri (3) 

İslam ve cemaatlerinin siyasallaşmasının kaynağında rejimin toplumun dini değerlerine cephe alması yatıyor.

Osmanlı’dan Günümüze Kadar Din Ve Devlet İlişkileri (3) 
  • 13-12-2016 09:50

Röportaj: Mehmet Halhalli

Türkiye’de Son günlerde bazı cemaat ve tarikatların siyasallaşmasını değerlendiren Araştırmacı, Gazeteci ve Yazar Ömer Kaysı, “İslam cemaat ve tarikatların siyasallaşmasının kaynağının gerçekte cumhuriyet rejiminin toplumun laiklik uğruna din ve inançlarına gereksiz bir şekilde cephe alması ve hor görmesiyle başlamış olduğu ve bu süreç günümüzde de sıcaklığını koruduğudur.” dedi.

İslam cemaat ve tarikatların siyasallaşması, yani siyasi İslam, diye nitelenen hareketin asıl kaynağı da gerçekte cumhuriyet rejiminin toplumun laiklik uğruna din ve inançlarına gereksiz bir şekilde cephe alması ve hor görmesiyle başlamış olduğu ve bu süreç günümüzde de sıcaklığını koruduğudur.

Çok partili döneme geçilince demokrat parti halkın manevi ihtiyaçları konusunda daha gerçekçi davranış içinde oldu. Din duygusunu siyasi platforma çekti. Türk ulusunun yüzlerce yıldır ruhuna işlemiş olan din anlayışının yok edilemeyeceğini fark etmişti. Türk ulusunda liderin, geleneksel inanışların, örf ve adetlerin yeri büyüktü. Bunlardan birinde bozukluk olduğu zaman bütün toplum içerisinde kıpırdanmalar olması kaçınılmazdı. Nitekim Cumhuriyet döneminde laiklik uygulamasındaki hata halkın üzerinde olumsuz bir etki yarattı. Bu ilk dönemlerde başlayan ayaklanmalar halinde kendini gösterdi. Ancak daha sonra devletin gücü karşısında geri adım atmak zorunda kalan büyük bir halk kitlesi belli bir süre sonra kendi içerisine kapandı.

Turgut Özal’ın iktidara gelmesiyle toplumda din faktörü yeniden canlılık kazandı. Özal, izlemiş olduğu liberal politikanın halka maddi yönden büyük bir canlılık vereceğini biliyordu. Bu nedenle maddi refahın yanında manevi yönün tamamlanması için de tarikatlar, cemaatler, dergahlar gibi sivil toplum yapılanmalarının faaliyetlerine büyük ölçüde esneklik getirildi. Zaten Türk halkının da bu tür terlere eğiliminin olduğudur. Bunun da, günümüzdeki seviyeye ulaşan tarikat ve cemaatlerin insan sayılarından, ekonomik güçlerinden anlayabiliriz. Bu tür dini toplulukların dışında kalan inançlı insanlar da maddi yönden destek verdiler. Çünkü onlar vicdanlarında yerine getiremedikleri din anlayışını, böyle kurumlara destek vererek yerine getirmeye çalıştılar.

Sayın Hocam, 1980’lere doğru bütün dünyadakine paralel olarak Türkiye’de başlayan sağ sol çatışmasının nedenleri üzerinde ne gibi etki yarattı?

1980 öncesi sağ sol çatışmalar bazı örgütlerin dine yönelmesi hareketi toplumumuzda tarikatlara ve cemaatlere olan ilgiyi bir kat daha artırdığını söyleyebiliriz. Bu yıllarda ideolojilerin insanlara sunduğu ufuk ve düşünce dünyası semavi dinlerin bu dünya ve öbür dünya için öngördüğü uhrevi derinlik karşısında bir anlam taşımadığı da ortadadır.       

Ayrıca halkın cemaatler veya tarikatlar gibi dini yapılanmalara rağbet etmesinin nedenleri arasında cumhuriyet rejiminin bu kurumlara gösterdiği tahammülsüzlüğe karşı duyulan tepkinin de rolünün olduğudur. Din eğitimi konusunda samimi olmayan rejim, din ve ahlak bilgisi ders kitaplarını Atatürk’ün resimleri ve onun özdeyişleri ile doldurulmuştu. Bu nedenle okullarda gösterilen din ve ahlak eğitimi bile şüphe ile karşılanıyordu.       

Diğer taraftan laik cumhuriyetçilerin laikliği bir inanç haline getirmeleri ve İslam dinine mugayir bir yaşam biçimi olarak benimsemeleri geniş toplum kesiminin bir tepki olarak dine yaklaşmasında küçümsenemeyecek bir rol oynadı. Özellikle Cami yapımına ve türbana karşı çıkma politikası bu süreci devam ettirme amacı taşıyordu.

Laik Cumhuriyeti savunanlar bugün ordu, bürokrasi ve belirli siyasi partiler de inatla, dindarlaşan kitlelerin karşısında durmaktadırlar. Devletin önemli bir bölümü hala toplum çoğunluğuna iyi gözle bakmamaktadır. 1980’lerde üniversiteler ve diğer birçok eğitim-öğretim kuruluşlarında Milli İstihbarat Teşkilatı’nca hazırlanan bir brifingler verilmişti. Bu brifing de Türkiye için zararlı olan sağ ve sol örgütler tanıtılıyordu. Sol örgütlerin içerisinde THKP, TKML, TİKKO vs. gibi yaptıkları eylemlerle bugün de adlarını gazetelerde rastladığımız Marksist örgütler vardı. Sağ gruplar içerisinde ise, Ülkücüler, Akıncılar, Nurcular, Nakşiler, Süleymancılar, menzilciler ve Kadiriler vs. bulunuyordu. Günümüzde bunlara ilave olarak PKK, İŞİD, NURSİ, PYD vs. gibi örgütler toplumun en az %80’ini oluşturan bu grupları devletin karşısına almış olması hayli ilginçtir.

Yukarıda sözünü ettiğiniz örgütlerin Cumhuriyetin kurulduğu dönemden itibaren faaliyet gösterdiğinizden söz ettiniz. Bunları biraz daha açabilir misiniz?

Bugün Türkiye’de yaklaşık 15.000 civarında şeyh bulunduğu ve tarikatların ülke genelinde hayli yaygınlaştığı ifade edilmektedir. Cemaat ve tarikatların günümüz Türkiye’sinde dini ve tasavvufi işlevin yanı sıra sosyal ve ekonomik fonksiyonlarının da olduğu gözden kaçmamaktadır. Bu yönüyle devlet organizasyonunun dışında birer sivil toplum kuruluşu olarak sosyologların dikkatini çekmektedir.

Eğitim, kültür, ekonomi ve sosyal alandaki faaliyetleri ile dikkati çeken birçok tarikat ve cemaatin toplumun bu isteği karşısında hayli fonksiyonel hale geldikleri gözlenmektedir. Ancak son birkaç ayda bazı olaylar göstermiştir ki, tarikatlar, cemaatler ve tasavvuf konusunda toplumda hala büyük cehalet etkisini sürdürmektedir. Bir kısım cemaatler İslam inancının ve İslam tasavvufunun öngördüğü asli amaçlarından bir hayli uzaklaştıkları ve tasavvufu bir gösteri haline getirdikleri, özellikle görsel medyada gözlenmektedir. Oysa İslam bilim adamları ve ilahiyatçıların ortaya koyduğu temel ilkelere göre dinin özünde asla gösteri olmadığıdır. Tasavvufun temel unsuru alçak gönüllülük ve diğer kamlıktır.    

Maalesef günümüzde dindar ve ehl-i tarik geçinen bazı guruplar içerisinde İslam dininin esasları ve ruhu ile bağdaşmayan bir kibir, gurur, yalan, riya ve hilekarlık hüküm sürmektedir. İslam dini kul hakkı yemeyi en büyük günah kabul ettiği halde, bazı tarikat, cemaat ve tasavvuf ehli arasında kul hakkı yemek alelade işlerdendir. Yalan ve riyakarlık da az değildir.        

Diğer taraftan toplumumuzdaki dindarlığın ölçüsü de sağlıklı değildir. Bugün beş vakit namazını kılan, orucunu tutan, birkaç defa hacca giden ve Allah, peygamber lafzını dilinden düşürmeyen kişiler dindar olarak algılanmaktadır. Her nedense toplumumuzda bu tür dindar görünen, abid insanların yalan söylemeyecekleri, ahlaksızlık yapmayacakları inancı hakimdir. Oysa dindar insanlar arasında da ahlaksız insanlara rastlanır. Osmanlı bunu bildiği için önemli bir göreve atayacağı kişide şu üç vasfın bulunmasını esas almıştır: Dindar olmak, sıra-tı müstakim üzere olmak ve ehl-i vukuf olmak. Dolayısıyla dindarlığın ölçüsünü sadece ibadet olmaması gerekir. İbadet kişinin Allah2a karşı kişisel sorumluluğudur. Üçüncü kişileri ilgilendiren ise, onun özü sözü doğru, dürüst, ciddi, riya ve kibirden uzak olmasıdır.

Konuyu toparlayacak olursak; ne gibi bir sonuca ulaşabiliriz?

Biliyoruz ki, Cumhuriyet döneminde dini eğitimin ihmali bağnaz ve cehaletin geniş toplum kesimlerine yayılması sonucunu doğurduğu gibi, tarikat, cemaat ve tasavvufun yasaklanması da öyle beklenildiği gibi toplumun rasyonelleşmesi yönünde bir gelişme sağlamamıştır. Bilakis yer altına itilen tarikat ve cemaatler, devletin denetimi dışında yer yer çarpık bir gelişme göstermiştir. Bu konuda Osmanlı Devleti’nin izlediği siyasetin daha bilimsel ve daha gerçekçi olduğu ortaya çıkmaktadır. Son yıllarda İlahiyat Fakülteleri’nde din ve dini bilimler konusundaki yapılan çalışmalar ümit verici olmakla birlikte yeterli olmadığı açıktır. Üstelik üniversite, halktan kopuk bir kurum olması itibariyle topluma rehberlik etmekten de uzaktır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın fonksiyonu ise devlet tarafından hep sınırlı tutulmuş, müftü, imam ve müezzinlerin özlük haklarını takip eden bir kurum olmaktan öteye geçmesine sanırım izin verilmemiştir.



HABERE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ÇOK OKUNAN HABERLER
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?