Detay Üst

Osmanlı’dan Günümüze Din ve Devlet İlişkileri (2)

Tasavvuf ve Ulema arasında farklılıklar olduğunu söyleyen Araştırmacı, Gazeteci ve Yazar Ömer Kaysı, “Tasavuf ve Ulema arasındaki farklılığın temel nedeni kökenden kaynaklanmaktadır.” dedi.

Osmanlı’dan Günümüze Din ve Devlet İlişkileri (2)
  • 12-12-2016 10:44

Röportaj: Mehmet Halhalli

Türkiye’de Son günlerde bazı cemaat ve tarikatlar içerisindeki çarpık ilişkilerin gündeme gelmesiyle birlikte din ve devlet ilişkilerinin nasıl olması gerektiği konusu gündeme geldi. Osmanlı İmparatorluğu’nun birikimi üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşanan bu gelişmeler üzerine Araştırmacı, Gazeteci ve Yazar Ömer Kaysı Osmanlı’dan günümüze din ve devlet ilişkilerini açıkladı. Kaysı geçtiğimiz haftaki söyleşisinin ikinci kısmında da çok önemli bilgilere yer verdi.

Geçen gün yaptığımız söyleşimiz de, Tasavvuf’un anladığı İslam ile ulemanın temsil ettiği İslam arasında farklılığın kaynağını sormuştun. Bu konuda şunu söyleyebiliriz ki, farklılığın temel nedeni kökenden kaynaklanmaktadır. Ulemanın temsil ettiği İslam, Kur’an ve Sünnet başta olmak üzere dinin temel bilgi kaynaklarını kullanan mezhep imamlarının yorumlarına dayanmaktadır. Tarikat ve cemaat ehlinin İslam’ı da Kur’an ve Sünnet’e dayanmakla beraber kurumsal olarak tasavvufun Hindistan ve eski İran dinlerine dayandığıdır. Çünkü Hz. Peygamber, bir tekke ve zaviye kurmadığı gibi, resmi olarak hiçbir kişiyi tasavvuf büyüğü olarak yerine vekil olarak bırakmamıştır. Her ne kadar tasavvuf ehli teorik olarak tasavvufun kaynağını Hz. Peygamber’e dayandırıyorsa da, kurum olarak tasavvufun, Hindistan’dan, Hıristiyanlıktan ve panteizmden beslendiği yapılan araştırmalarla kesin olarak ortaya konmuştur.

Pratikte ulema, dinin yorumlanmasında ve topluma aktarılmasında çok katı ve kuralcıdır. Buna karşılık mutasavvıfların dine getirdikleri yorum, daha hoşgörülü ve toplumun ruhunu okşayıcı tarzda olmuştur. Sanırım günümüzdeki durum bunun tam tersidir. Bir kısım tarikatlar oldukça katı ve kuralcıdır. Bunun aksine diyanet mensupları ve sair dini bilimlerle uğraşanlar daha toleranslıdır.

Geçmişte tarikatların ve tasavvuf erbabının hoşgörülü yaklaşımları nedeniyle dinin geniş kitlelere yayılması da tasavvuf ve tarikatlar yoluyla olmuştur. Tarikat şeyhlerinin Osmanlı Devleti’nin kurulmasında ve balkanlarda İslamiyet’in yayılmasında oynadıkları rol birçok araştırmacı tarafından ortaya konmuştur. Bu nedenle özellikle günümüzde devletin ve aydınların dine bakışında Osmanlı dönemine nazaran büyük farklılıklar meydana gelmiştir.

Laik reformların yapılabilmesi için tekke ve zaviyeler başta olmak üzere birçok dini kurumlar kapatılma yoluna gidilmiştir. Sadece Diyanet İşleri Başkanlığı adı altında, Osmanlı döneminde ulemanın temsil ettiği İslam, yetki ve otoritesi çok sınırlanarak devam ettirilmiştir.

Bu sınırlama o dereceye varmıştır ki, tek parti dönemi boyunca dini eğitime asla yer verilmemiştir. Ancak çok partili döneme geçilince dini eğitim zorunluluğu fark edilmiş ve 1948 yılında Ankara’da İlahiyat Fakültesi kurulmuştur. Bunu 1950’li yıllarda açılan İmam-Hatip Okulları izlemiştir.

Cumhuriyeti kuranlar, Türk toplumunu hurafeler içerisinde boğulmuş ve rasyonellikten uzak bir politika izledikleridir. Onlar, daha çok Pozitivizmin de etkisiyle Türk toplumunu rasyonelleştirmek ve hurafelerden uzaklaştırmak amacıyla mantık ve bilimi ön plana çıkarmışlar, kısacası  “yaşamda en hakiki mürşidin ilim “olduğunu savunmuşlardır. Fakat her nedense en hakiki mürşit olan ilim, dini bilimlere ve bu konudaki araştırma ve incelemelere karşı katı bir politika izlemişlerdir. Çünkü dönemin aydınlarının büyük bir bölümü bilim varken dinin hükümsüz olduğuna iman etmişlerdi. Cumhuriyetin kurucularının bu tutum ve davranışlarında doğrusu, İslam toplumunun o gün içerisinde bulunduğu olumsuz koşulların büyük bir payı olduğu kesindir. Gerçekten İlam uluslarının yaşayışları, toplum ve fertler arasındaki ilişkiler İslam’ın özüne tamamen ters düşen bir nitelik arz etmektedir. Nitekim Mehmet Akif, şiirlerinde bunu sık sık vurgulamış ve Müslümanların içine düştükleri acınacak

Acınacak durumlardan şikayet etmiş durmuştur.

 

Şunu sormak istiyorum: Cumhuriyet döneminde dini eğitimin verilmediğinden söz ettiniz. Oysa Cumhuriyet döneminde birçok din okullarının açıldığını biliyoruz, acaba bu okullar yetersiz mi kaldı?

Sorunuzun yanıtı olarak Cumhuriyet döneminde dini eğitimin verilmeyişi ve dinin modern planlamalarla incelenmemesi günümüzdeki acı sonuçları doğurduğunu belirtmek istemiştim. Oysa Osmanlı dönemindeki taassubun artması ve ulemanın çağın sorunlarına 15. ve 16. yüzyıllardaki gibi rasyonel çözümler şöyle dursun, özellikle toplum yaşamını zorlaştıran ve uygulaması zor bir kurallar ve yasaklar yığını durumuna gelmesine neden olan dini cehalet olduğudur.

Genellikle Batılılaşma döneminde, 17. ve 18. yüzyıllarda kaybettiğimiz rasyonelliği bulma ve dini akılcı bir şekilde yorumlama şansımız belki vardı. Ancak 19. ve 20. yüzyılın ilk dönemlerinde bazı çalışmalar bu nitelikte oldukça ümit verici idi. Fakat Cumhuriyet döneminde dinin gereksizliğine inanılması ve hatta Cumhuriyet rejimi için tehlikeli görülmesi şansı sanırım azaldı diyebiliriz.

Bilim olmadan bir dinin hurafeler yığını haline dönüşeceği doğal bir olay idi. Çünkü bilimsiz din olamayacağı konusunda özellikle Kuran-ı Kerim’in kendisi gayet açık hükümler ihtiva etmektedir. Ancak Cumhuriyetin tarikat ve cemaat ile ilgili tutumu çok daha sert oldu. Tekke ve zaviyelerin kapatılması, Şer’iyye ve vakıf Bakanlığının kaldırılması ve tarikatlara ağır bir darbe indirildi. Ne var ki, en hakiki mürşit bu konuda da duyarsız kaldı ve sosyolojiye ters düşen davranışlar karşısında aciz kaldı. Gizemcilik ve onun ortaya koyduğu prensipler yüzlerce yıllık bir geleneğe sahipti ve toplumun büyük bir çoğunluğu tarafından bir yaşam biçimi olarak benimsenmiş bulunuyordu. Böylece Cumhuriyet rejimi Türk toplumunun ezici çoğunluğunu karşısına almış oldu.

Büyük kitleler rejimin bu kullanımını asla kabullenemediler. Tarikatlar ve cemaatler yer altına çekildi ve çalışmalarını büyük bir gizlilik içerisinde sürdürmeye devam etti. Çok partili siyasi dönemde işler bütünü ile değişti. Siyasi partilerin oya ihtiyacı vardı. Bu nedenle oldukça geniş bir tabana sahip olan tarikatlar ve cemaatler göz ardı edilemezdi. Laik cumhuriyet reformları sürecinde konulan yasaklamalar kaldırılmamakla birlikte tarikatların faaliyetlerine göz yumuldu. Toplumdaki demokratikleşme gayretleri de tarikatların gelişmesine yardımcı oldu.

Hocam, Sanırım İslam cemaat ve tarikatlarının siyasileşmesi üzerinde olacağını düşünerek, söyleşimize burada bir nokta koyalım derim.



HABERE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ÇOK OKUNAN HABERLER
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?