Detay Üst

Günübirlik önlemlerde çözüm arandı

Araştırmacı, yazar ve gazeteci Ömer Kaysı, Milli Kültüre yönelik Batıdan gelen saldırılar karşısında yeteri kadar önlemler alınmadan günübirlik önlemler peşinde koşulduğunu söyledi.

Günübirlik önlemlerde çözüm arandı
  • 07-11-2016 15:44

Röportaj: Mehmet Halhalli

Geçtiğimiz hafta Türkiye’de milli kültür üzerine gazetemize verdiği Röportajda önemli bilgiler aktaran araştırmacı, yazar ve gazeteci Ömer Kaysı, milli kültürün Viyana önlerinde başlayan gerileme ve günümüze kadar olan akışını ve gelişimini değerlendirdi. Kaysı, konu hakkında Gazetemiz muhabirlerinden Mehmet Halhalli’ya verdiği söyleşide kültürel değişim ve Avrupa etkisini anlattı. Kaysı, Batının saldırıları karşısında sürekli çözümler yerine günü kurtarma tedbirleri alındığını söyledi.

Batının sürekli saldırıları karşısında oturup etraflıca düşünerek, önlemler alacak, düşünecek zamanımız olmadı diyebilirim. Sürekli olarak geçici ve günü birlik önlemlerle çözüm aradık.

Genellikle 1914 yılına geldiğimizde elimizde 4 milyon km kare genişliğinde, yaklaşık 20 milyon nüfusa sahip bir ülke kalmıştı. Birinci dünya savaşı sonunda elimizdekinin tamamını kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıya geldik. Avrupa’nın sömürgesi olma noktasına ramak kalmıştı. Büyük Atatürk ve silah arkadaşları Viyana önlerinde başlayan Batı’nın saldırısını Sakarya boylarında ancak durdurabildiler. Elde kala kala,800 km’lik ve 10 milyon’a yakın yoksul ve harap bir ülke kalmıştı.

Yine araya girip şu soruyu sormak isterim; o dönemin İstanbul hükümeti nasıl bir davranış içerisindeydi?

Bağımsızlık savaşı veren kadro, saltanat ve hilafet gibi imparatorluk kalıntısı kurumları dinlememekle işe başladı. Cumhuriyeti kurdu. Peşinden sosyal ve kültürel alanda reformlara girişti. Bütün bu çalışmaların ve reformların amacı Türk ulusunun kalkınması, gelişmesi ve bekası idi.

Bugün ulaştığımız kalkınma ve refah düzeyi Cumhuriyetin kurulduğu yıllardaki durumla karşılaştırdığımızda kolayca anlaşılabilir. Sanayileşme, teknoloji ve ihracatta önemli adımlar attığımızdır. Şüphesiz bunlar yeterli değildir. Hala birçok eksiklerimizin olduğudur. Örneğin burada en büyük eksikliğimiz bilimsel araştırmalar ve bilgi birikimimiz açısından Batı ile aramızdaki aranın kapatılamamış olmasıdır.

Bilindiği gibi çağımız bilgi ve teknoloji çağıdır. Bilginin önemi giderek artmaktadır. Bilgi birikimi sağlayabilen, bilgiyi ulusunun kişilerine aktarabilen ve pratikte bu birikimi kullanarak yeniden bilgi üretebilen uluslar geleceğin sahipleri olacaklardır. Bilginin ve kültürün toplandığı en iyi araçlar ise, kitap, dergi ve bilgisayarlardır.

Bilgiyi üretenler ve birikimi gerçekleştirenler akademilerde yetişen bilim ve düşünce insanlarıdır. İşte bu konuda üniversitelere ve araştırma kuruluşlarına önemli görevler düşmektedir. Çünkü üniversitelerin en temel görevi bilgi üretmektir. Yoksa diploma verip başının çaresine bak değildir!

 

Batı sömürgecilik çalışmalarına başladığından itibaren dünyayı ve kendi dışındaki toplumları tanımak konusunda geniş bir araştırma çalışmalarına başlamış ve tarih, coğrafya, sosyoloji, filoloji, iktisat vs. gibi alanlarda zengin bir bilgi birikimi sağlamıştır.

Bizler ise, Kafkasya, Orta Asya, Orta Doğu ve Balkanlar ile ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkileri geliştirmek konusunda son yıllarda gayret göstermemize rağmen, henüz bu bölgelerin tarihi, coğrafyası, sosyal ve kültürel durumları hakkında yeterli bir bilgi birikimine sahip değiliz.

Ancak şunu da samimi duygularımla söyleyebilirim ki, son 70 yılda alınan mesafeyi küçümsememek gerektiğine inanıyoruz. Bugün ulusumuz bilimsel çalışmaların önemini kavramış durumdadır. İşte Türk ulusuna bilim ve teknolojinin gerektirdiği yolda, akılcı ve gerçekçi düşünme sistemini kazandıran Büyük Atatürk olmuştur. Eğer onun azmi ve mücadelesi olmasaydı Türk ulusu bugün sömürge topluluklarından biri olacaktı. Sömürge yaşamı yaşayan toplumlar sonradan bağımsız birer devlet haline gelmişlerse de ulusal kimliklerini ve kültürel benliklerini büyük ölçüde kaybetmişlerdir.

Atatürk’ün Türk düşünce sistemine ne gibi katkısı olduğunu ve akılcılık ve gerçekçilikten ne zaman uzaklaşmaya başladığımız hakkında ne düşünüyorsunuz?

Atatürk akılcı ve gerçekçi düşünceyi ele alarak konuyu biraz daha belirtirsek; Ulusumuz XVI. yüzyıldan sonra akılcılıktan ve gerçekçilikten uzaklaşmaya başladığımızdır. Bilim adamları(Ulema)skolastik bir düşünceye sapınca toplumda bağnazlığın aynı paralelde arttığıdır. Süreç içinde toplumda, Osmanlılar, dünya işlerini ihmal ettiklerinden değil, din işlerini ihmal ettiklerinden dolayı gerilemeye başladılar, görüşü egemen olmaya başladı.

     

Oysa klasik İslam ve Osmanlı görüşüne bakılırsa dünya üzerindeki bütün olayları oluşturan Allah’ın iradesidir.. Ancak insana bir de irade-i cüz’iyye verilmiştir. Yani insan evrende orijinal bir varlık olarak zeka, yaratıcılık ve yetenek taşıyan, tamamen Allah iradesi içerisinde önemsiz, ancak, kendi çapında anlamlı ve geniş bir alanı kapsayan yeteneğe sahip olduğudur.

Ne var ki, bağnazlığın artmasına paralel olarak Osmanlı’daki irade-i cüz’,yenin alanı süreç içinde daralmıştır. O ölçüde de toplum akılcılık ve gerçekçilikten uzaklaşmıştır.

Bu hususta bir iki örnek verebilir misiniz?

Özellikle XVIII yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’dan gelen bir askeri yardım ve askerleri Batı usullerine göre yetiştirme konusundaki teklifini padişah, kendi uzmanlarından ve aynı zamanda Vak’anüvis olan vasıf Efendi’ye gönderir. Heyetle görüşen Vasıf Efendi bu teklife olumsuz yanıt verilmesini önerir. O bu teklifi reddetmesinin gerekçesini şöyle açıklar. Avrupalı düşünürler Allah’ın umur-ı cüz’iyyede hiçte bir olmadığına inanırlar ve onlara göre savaş faaliyeti umur-ı cüz’iyyeye dahildir. Bundan dolayı Avrupalılar, en iyi savaş araçlarını sağlayan ve iyi hazırlanan tarafın, savaşı kazanacağına inanırlar, biz ise böyle olmadığını ve savaştan galibiyetin imana bağlı olduğunu biliyoruz.

Bu konuda vereceğimiz ikinci örnek; Osmanlı padişahları içerisinde devletin gerilemesini durdurmak için var gücüyle çalışmış ve batı kurumlarını imparatorlukta yerleştirmek için didinmiş olan yenilikçi padişah Sultan II. Mahmut, 1828-29 Osmanlı-Rus savaşından önce toplanan divandaki tartışmalar sırasında sergilediği davranışı ile dikkat çeker. O, artık savaşa girmenin zamanı geldiği tezini savunanların tarafında yer alıyordu. Buna karşın savaşın taraflısı olmayanlar, ordunun savaşa girmesi için hazırlıklı olmadığını öne sürüyorlardı. Sultan II. Mahmut, Ruslarla aradaki farkın, Allah’ın gücüne güvenilerek kapatılabileceğini söylüyor. Bunun üzerine, yenileşme taraftarı olan İzzet Molla,”Bu devlet Şer’i devlet midir, yoksa akıl devleti midir? Diye başlayan ve “Kah Şer’i devlet, kah akıl devleti olmak tenakuzudur”, şeklinde devam eden ünlü cevabını vermiştir. “Ancak sonuçta İzzet Molla’nın görüşünü savunanlara kulak asılmadı ve savaşa girildi.

Bu durum bütün bir XIX. yüzyıl boyunca devam etti. Girdiğimiz bütün savaşlarda aşağı yukarı aynı mantık düzeni devam etti. Mustafa Kemal, Batı düşüncesinin temelinde yatan ve bizim XVI. yüzyıldan beri unutmuş olduğumuz akılcılığı ve gerçekçiliği yerleştirerek Türk aydınlarındaki ikiliğe son vermiş oldu. Bununla düşünce kalıplarının o zamana kadar gemleyici özelliğinden bizi kurtarmış oldu. O, Allah’ın kuluna bahşettiği irade-i cüz’iyye sayesinde, kişinin birçok işleri kendi iradesini kullanmakla halledebileceğini; savaşta başarının ilahi irade ile ilgili olmadığını, savaşa iyi hazırlanmak ve savaş stratejilerinin yenileşmesiyle zaferin kazanılabileceğine işaret etti. Onun bu görüşleri,” Türk, öğün, çalış, güven” öğüdü ile formüle edilmiştir.

Son olarak, uzun süreden beri Türkiye’nin sosyal, politik ve ideolojik yaşamında en çok tekrarlanan sözler Atatürkçülük, Atatürkçü düşünce ve Atatürk ilke ve devrimleridir. Görünen odur ki, bu kavramlar hala tartışılmaktadır. Bunun nedenleri üzerinde kısaca durabilir misiniz?

Bu konuyu Atatürk’ün çevresinde oluşan iki bağnazlıkta aramak gerekir. Bunlardan biri Atatürk inkarcılığı, diğeri ise Atatürk mezhepçiliğidir. Her ikisinin de tehlikeli olan ortak yönü düşünmeyi, düşüncede derinleşmeyi yani, düşünmeyi reddetmeleridir. Sık sık tekrarlanan basmakalıp klişeler, sloganlar ve vecizeler, düşünceyi ve ruhu öldürmüş, kişileşmeyi ortadan kaldırmıştır. Kişiler gibi ulusları da batıl inanca ve delalete düşüren bu tür saplantılar bağnazlıktır. Bu saplantılardan kurtulmanın en güvenli yolu da düşünmek, ulusal kültürü araştırma ve bilinçlenmektir.

Bilim ise bilmek, algılamak demektir. Bilmek ise konuyu bütün yönleriyle kavramak, onu sürekli bir düşünce konusu yapmaktır. Kültürün bir diğer anlamı da düşünmek, düşüncede derinleşmek, bilgiyi her an yeniden yorumlayarak üretmek ve zenginleştirmektir.

Atatürk konusunda da akılcı, bilimsel ve objektif davranış bunu gerektirir. Atatürk yaşamda iken Atatürkçülük diye bir ideoloji yoktu. Ancak onun yaşamına,, kişiliğine ve aksiyonuna egemen olan bazı temel düşünceler vardır. İşte Atatürk ilke ve devrimleri dediğimiz çağdaş uygarlık sistemi bu temel düşüncelere dayanır. Cumhuriyet döneminde yapılan devrimler Atatürk’ün düşüncelerini pratiğe ve aksiyona dönüşmüş biçimlerdir. Yani birer sonuçturlar. O halde bu sonuçlara yani devrimlere yol açan düşüncelerin bilinmesi, incelenmesi ve üzerinde düşünülmesi gerekir. İlkel kavimlerin ata ruhlarına tapınmaları gibi Atatürk de bir kült, inanç konusu yapılırsa, ülkemizde Atatürk daha yıllarca bir sır olarak kalacaktır.

Bundan dolayı, aziz Atatürk’ü ölümünün 78. Yılında minnet ve rahmetle anarken Cumhuriyet nesillerini onu ve milli kültürümüzü tanımaya ve araştırmaya davet ediyoruz.



HABERE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ÇOK OKUNAN HABERLER
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

En Alt Reklam