Detay Üst

Cumhuriyet ve Demokrasi

Şanlıurfa Olay Gazetesi Gündemde sıcaklığını koruyan önemli gelişmelerin temelinde yatan sorunları bunlara bağlı olarak ortaya çıkan etki ve tepkileri siz değerli okuyucuları için değerlendirmeye devam ediyor. Gündemim sıcak konularından olan Cumhuriyet ve Demokrasi kavramlarını değerlendiren Araştırmacı Gazeteci Yazar Ömer Kaysı, Cumhuriyet ve Demokrasimizin tarihsel gelişimi hakkında önemli tespitlerde bulundu.

Cumhuriyet ve Demokrasi
  • 19-12-2016 08:00

Röportaj: Mehmet Halhalli

 

Bugünkü söyleşimizde şu günlerde ülkemizin içinde bulunduğu temel sorunları oluşturan Cumhuriyet ve demokrasimiz üzerinde şu soruyu sormak istiyorum;  Cumhuriyetimizin kuruluşundan günümüze kadar gelişme gösterdik mi?

 

       Sorunuza Atatürk’ün şu özlü sözü ile cevap vereyim: “Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim Manevi mirasım ilim ve akıldır.”

 

       Yukarıda, ilk bakışta birbirinden kopuk gibi görünen; ancak hepsi birbiriyle şu veya bu şekilde ilişkili olan ve Cumhuriyetimizin kuruluşunun 93 yılında ülkemizin içinde bulunduğu temel sorunları oluşturan bir takım meselelerle boğuştuğumuzdur. 93 yıl, ulusun yaşamında büyük bir süreç değildir, ama tarihte kurulan birçok devletin 50-60 yıl gibi bir süreçte yok olup gittiği dikkate alınırsa, bir devlet ömründe 93 yılın önemli bir süreyi kapsadığı algı edilecektir. Diğer taraftan bir önceki devletin siyasi ömrünün yaklaşık 600 yılı aştığı göz önüne alınırsa tarihte devletsiz kalmamış olan Türk ulusun için 93 yılın abartılacak bir rakam olarak önemi yoktur. Ne var ki geçen 93 yıl birçok bakımdan Türk ulusunun yaşamında çok da önemli bir dönemdir.

 

       93 yıllık Cumhuriyet dönemi Türk ulusu için uzun bir barış dönemi olmuştur. Tarihimizde bu kadar uzun süren bir barış dönemine pek az rastlanır. Tek başına ele alındığında 1923’ten bu tarafa ulus olarak aldığımız mesafe de küçümsenemez. Nüfusça azalmış, ekonomik açıdan yok olmanın eşiğine gelmiş, diz boyu sefaletin hüküm sürdüğü 1920’lerin Anadolu’sundan bugünkü Türkiye’ye ulaşmak Türk ulusu için dikkate değer bir başarıdır. Ancak bu karşılaştırma kendi nefsimizi tatmin bakımından olumlu ise de dünya devletleri arasındaki yerimizi tayin etmek söz konusu olunca aldatıcıdır. XIX. yüzyılın ikinci yarısında Tanzimat’ın ileri gelenlerinden Keçeci-zade Fuat Paşa, vasiyetnamesinde kendisine özgü anlatımı ile padişah Abdülaziz’e hitap ederek o dönemki Türkiye’nin durumunu şu sözlerle dile getirir:

 

       “…Avrupa’da şimdiki ciranımız (komşularımız) bundan iki yüz yıl önceki durumlarda değildirler. Hepsi birden yürümüşler ve ileriye gitmişler ve bizi de pek geride bırakmışlardır.

      

Vakıa biz de yürüdük ve şimdi devlet-i aliyyeniz ecdad-ı izamları(ataları) asr u zamanlarındaki hey’et-i hükümetlerin mahrum olmuş oldukları esbab-ı ma’lumata malik olduğuna şüphe yoktur. Fakat ne çare ki yalnız eski zamana nisbetle görülen tefavvuk (üstünlük) asrımızın ihtiyacatına vefa etmek derecesine vasıl olmağa daha çok mesafe vardır. Bugünkü günde devlet-i aliyyelerinin Avrupa kıt’asında payidar olabilmesi yalnız eslaf-ı izamları(kendinden öncekiler) kuvvetine erişmek ve belki onları geçmekle ancak hasıl olabilir. Muradımı daha ziyade izah edeyim Devlet-i aliyyeniz İngiltere kadar kuvve-i maliye ve Fransa kadar ulum ma’arife ve Rusya devleti kadar asakire malik olmadıkça selamet de olamaz derim.”

 

       Kısaca bu vasiyetnameyi yorumlarsak; bir ülkeyi kendi geçmişiyle karşılaştırmak gelişmişliğine hüküm vermek aldatıcıdır. Önemli olan çevremizdeki ve dünyadaki ülkelerin durumuna göz atmak ve karşılaştırmayı olanlarla yapmaktır. Bu kültürel noktadan bakıldığında ekonomik ve teknolojik kalkınma ile sosyal ve kültürel gelişme bakımından Türkiye Cumhuriyeti’nin bulunduğu durum Türk ulusunun büyüklüğü ile orantılı değildir. Geçmişte bir dünya devleti kurmuş ve yüzlerce yıl dünya siyasetinde tayin edici ve başat bir rol oynamış Türk ulusu için bugün Asya ve Afrika’nın” gelişmekte olan” yaftası takılmış ülkeleri ile aynı kulvarda koşuyor olmak, övünülecek bir durum değildir.

       Biz, toplumu yıllardır maddi sıkıntılar içerisinde kıvrandıran, sosyal ve ahlaki planda yozlaşmaya iten enflasyonun ve diğer ekonomik sorunların siyasi kararlılıkla ve ciddi önlemlerle önlenebileceği umudundayız. Siyasi istikrarsızlığın önüne geçildiği takdirde ekonomik sorunlar çözüme kavuşturulabilir ve Türk ulusu, dünya ulusları arasında ön plana geçmek yönünde önemli adımlar atabilir.

 

Cumhuriyet ve Demokrasi üzerinde nasıl bir tanımlama getire biliriz?

 

       Hemen belirteyim ki başlangıçta cumhuriyet ve demokrasi Türk ulusunun çoğunluğunun tercihi değildi. Millet önce demokrasi ile tanıştı. XIX. yüzyılın sonlarında Avrupa’ya gönderilen öğrencilerin Batı’nın siyasi rejimlerine özenmelerinin sonucunda Türkiye’de Meşrutiyet hareketleri gündeme gelmişti. Ancak ülkenin karşı karşıya bulunduğu siyasi ve askeri gerçeklerle uyuşmayan bir rejim, pratikte uzun süre yaşama şansı bulamadı. Bu nedenle cumhuriyet, meşrutiyet hareketlerinin başarısının değil, başarısızlığının yol açtığı bir gelişmeydi. Cumhuriyet de milletin ekseriyetinin ön ayak olduğu ve tercih şansını kullandığı bir rejim değildi. Milli Mücadele’nin önderliğini yapan aydınların isteğiydi. Fakat Türk milleti, cumhuriyet rejimine ayak diremedi. Tam tersine adalet ve demokrasiyi getireceği inancıyla ona sımsıkı sarıldı ve gönülden destekledi. Çünkü saltanat rejimi aydınların ve milletin gözünde inandırıcılığını ve dinamizmini kaybetmişti. Daha 1920’lerde saltanatın bekasını ve hilafetin muhafazasını isteyenlerin dayanak noktası, onun sağlamlığından ve Türk milletinin istikbalini kurtarabileceği inancından değil,yüzyıllarca Türk milletinin sembolü olmuş ve dünya üzerinde en uzun ömürlü ve en muhteşem bir devleti kurmuş Osmanlı hanedanına karşı duydukları saygı ve vefa duygusu idi. Nitekim saltanatın kaldırılmasından sonra cumhuriyet rejimine karşı en ufak bir kıpırdanma görülmedi. Hatta cumhuriyet hükümetlerinin bu konuda aşırı bir duygusallık gösterdiklerini ve millete gereksiz bir şüphe ile baktıklarını söyleyebiliriz.

Günümüzdeki devletle toplum arasındaki çatışmaların asıl kaynağının bu olduğunu söyleyebilir miyiz?

       Tabi ki bu çatışmaların temellinde bu duygusallık devam etmektedir. Bunun da nedenlerine bakacak olursak Türk ulusuna karşı duyulan itimatsızlığın hala devem ettiğidir. Bu sorunuzun yanıtını bir daha ki söyleşimizde devam edebilir miyiz?



HABERE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ÇOK OKUNAN HABERLER
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?